Yükleniyor...

Kategori :     Başlık :
Şiir Köşesi / Kategoriler / Hayata Dair Şiirler
KADİM GREK
KADİM GREK

ÖNSÖZ

Mart 15 - nisan 15, 2000 günleri arasında Kavala kentinde bir ay kalıp yazma olanağı buldum. Ne yazmak istediğim konusunda bir kararım yoktu. O yöre, Drama, Serez, İskeçe, Gümülcine gibi kentleriyle bizlere yabancı olmadığından, zaman olarak günümün az bir bölümünü alan ve bu kentleri gezip - görmemi engellemiyen bir dalı seçtim ve şiir yazdım. Inadım tuttu, İsveççe yazmayı denedim. Den Gamle Greken, adıyla yazdığım bu şiir kitabımı yayınladım.
Elinizdeki şiir kitabında Kadim Grek adıyla bu şiirlerin çevirisini bulacaksınız. Diğer bölümü ise, romanlarımda geçen bazı şiirlerimle yeni şiirlerimden oluşuyor.Çeviri konusunda, haddim olmayarak, bir - iki söz söylemek isterim: Den Gamle Greken`i Kavala`da iki hafta içinde yazdım; geriye kalan iki hafta boyunca Türkçeye çevirmeye çalıştım. Sonunda gördüm ki, bu şiirleri ancak Anlam olarak çevirebilmişim.
Yani, insan kendi şiirini bile bir başka dile çeviremiyor. `Şiir çevrilemez; ancak, başka bir dilde yeniden yazılır.`kuralına uyarak, ben de bu şiirlerimi yenibaştan ve Türkçe olarak yazdım. Her ikisinin de yazarı ben olduğum için, dilediğim eklemeleri, düzeltmeleri yapmak özgürlüğümü kullandım. Çünkü ritm, ses uyumu, içindeki benzetme ve çağrışımlar, imgeler ancak bu haliyle yerli yerine oturabiliyordu. Ve şiir yazma eylemim de romam yazmamda olduqu gibi acılar ve zorluklarla dolu bir serüven oldu, elbette benim için. Böylece, yaşamımı adadığım,Türk diline, kültürüne katkı yapma görevini!, yerine getirmek istedim.
Türk dili, şiir yazmaya en uygun en güzel dillerden biridir; bu güzel dilin günümüzdeki gibi, zayıf, çıkarcı, sığ ve belkemiksiz insanlar(!) tarafından temsil ediliyor olması bu gerçeği değiştiremez.




Özlem

Burada geceler şimdi, sanki
binbir renkli güzel bir kelebek
göz kamaştırıcı ışığıyla mehtap
selamlar bizleri. Yıldızlar göz kırpar
sevdiğine ve denizden esen meltem
fısıldar sihirli bir kelimeyi

Şarkı söyler kuşlar aşka ve hasrete dair
Bir sevgili bekler yeni yetme gençler
köpekler, kediler ararken eşini.
Hepsi ve her şey anımsatır bana seni,
ve sana olan derin özlemimi

Gece bir kuş tüyü kadar hafif
öyle olsa da kurşun gibi ağırdır bana
Ceza değil mi, bu kadar ağır bir özlem
ve böylesi güzel bir mevsimde sevgilim
dayanılır mı, yanımda bulamamak seni?

:::::::::::::::..............
Kavala Yosması

Zaten her köyün, her mahallenin
ve her erkeğin
kendi içinde bir yosması yok mu?,
Tıpkı her göçmen kuşun Aşkı tatmak için
uzun bir yolun sonunda ulaştığı
bir yuvası olduğu gibi.

Souidiko Spiti caddesinden denize karşı,
sıfır noktasına giderken, her bir adım
sokak köşelerinden birinde, bir lokantada,
tam orada işte!, her erkek durur bir an
ve bakar, görebilmek umuduyla
siluetini bir güzelin

Kavala`nın yosması poz verir
Afrodite`si gibi geçmiş günlerin

Soudiko Spiti`den her sabah
Giderim mavi, masmavi denize karşı
görmek için güzeller güzeli
yosmasını bu kentin.

:::::::::::::::


Taşoz´un Sahibi Kim

Ben değil, sen de değil
harita tarafından aldatılan
bizler de değilö Fenikelilerdi,
yelken açarak uzak ellerden ilk gelenler,
onlardı gemiciliğin, ticaretin
ve keşfetme sanatının ustaları
Oldular böylece meraklarının kurbanı:

Bu hastalık bulaşınca Grekler`e
geldiler sonunda korsan olarak bu adaya
- Atinalı diye adlandırarak kendilerini -
Fazla bir önemi yok bunun.
*
Onları göremedim burada
hiç kimse göremez onları Taşoz`da
yıkık bir agoradan ve tarihi kalıntılardan başka
bugüne bıraktıklarından ne kaldı ki geriye?

Bana sorarsanız eğer ne demek istediğimi
yanıtım şu olur: Bu ada sahiptir, derim
dünyanın en güzel mermerine
yeşil, sarp ve güzel bir dağa,
kadim Grek`e
ve Muhammed Ali Paşa`ya.

Her şey geçici bu adada
kalıcı olan hiçbir şey yok şundan gayrı:
Muhammed Ali Paşa kadar ulu
güzel, sarp, yeşil dağı.


..............................................

Souidhiko Spiti

Kavala`daki tepelerin birinde
saray gibi güzel bir ev oldu, son adresim;
İsveç´ten bir düzine şair, yazar, sanatçı gibi
Böylesi, bir ayrıcalık değil mi?

Gidersen eğer, tırmanırcasına
ana caddeden yüksek bir tepeye
görürsün sonunda, tam alt yanında
hayretle ve hayranlıkla durgun, parlak denizi.

Buradan yokuşyukarı belki yüz adım
belki de bin adım alır yolculuğun;
Gidersin dimdik ve durmak - dinlenmeksizin
ha gayret(!) dercesine
fakat en sonunda hissettiğin
güzel bir duygudur: Bu bir ayrıcalık!

Huzur vermez mi sana, bir kenti seyretmek
ve görmek tam alt yanında, kuşbakışı?,
İşte bak!, Kavala tam orada
beyaz, şeffaf ve nurdan bir peri
öylesine güzel ki, dönüştürür Apollon`u
masaldaki boğa Ferdinand´a.

Bana sorarsan; nedir bundaki hikmet?, diye
derim ki; burası, gerçekten bir ayrıcalıktır
bir Akdeniz insanına
..............................

Drama Türküsü

Drama bir kenttir Yunanistan`da
ve küçük akarsuları da var
öyleyse köprüsü de olmalı, değil mi ya?
çevresindeki dağ ve tepelerle,
benzer Anadolu`daki birçok kente
Bu diyarda hüzünlü bir türkü söylendi
aşk, yiğitlik ve delikanlılık üzerine
yıllar yılı ve her evde.

Anlayamazsın bu kentin sırrını ve destanını
dinlememişsen bu türküyü, söylendiği dilde.

`Drama köprüsü de, bre Hasan, dardır geçilmez
Soğuktur suları, bre Hasan, bir tas içilmez,
Anadan geçilir, bre Hasan, yardan geçilmez
At martini de, bre Hasan, yer gök inlesin
Drama mahpusunda, bre Hasan, dostlar dinlesin!...`

Drama bir kenttir Yunanistan´da
ve kentin köprüsünü ölümsüz kılan
yiğitler yiğidi bir Hasan`ı var.

.........................................

Brutüs´ü Affetmek

Filippi şimdi bir ören
Drama ile Kavala arasında
ve bir çok can var yatar
yıkıntıları altında.
Nice sevgililer, civan delikanlılar
özlem dolu anlar, buluşmalar
hasret ve vuslat anları
hepsi kara toprağın altında.

Murt, zakkum ve sakız ağaçlarının gölgesinde
heyhat!, nice yiğitler ölü ve gömülü.
Mermer sütunlar, taşlar şahittir buna,
iyi bak!, burada yitip giden bir cennetin varlığına.

Bir çok adsız kurban arasında
bir tanesi ünlü ve anılmaya değer
Brutüs´tür adı
Sezar`ın oğlu sayılan ilginç biri.
Iyi niyetli insanlar, saflar, yüzeysel düşünenler
ve özellikle de İstibdat hayranlarına göre
Brutüs,
hiç kuşkusuz eşanlamlıdır
ihanet, nankörlük ve arkadan vurmayla

Böyle düşünenlerden idim:
kendi ülkemce sürgün edilmeden,
izlenmeden ve aranmadan önce.
Brutüs, olsa olsa iyi bir temsilcidir
bu dünyada kendine bir yer bulamayanlara,
sonucuna geldim;
Filippi yıkınyılarını gördükten sonra.

Dante yalnızca bir örnektir sürgünlere
diğerleri Hz.Muhammed, Spinoza, Voltaire...
niceleri gibi, baskı görüp kaçırıldılar
evlerinden, kentlerinden, sevdiklerinden uzaklara
eylemlerinden ya da düşüncelerinden dolayı.
Roma İmparatorluğunun
egemen sınıfı açısından
suçların en korkuncunu işleyen Brutüs,
çarptırıldı layık olduğu cezaya
- elbette Roma yasalarına göre!
Birçokları hemfikirdir bu adil(!) sonuca
sıcak evlerinde,
saraylarında,
yuvalarında
Fakat Brutus
Filippi`deki yıkıntıların altında.

Eğer Shakespeare cesaret edebilseydi
belki de özgürce yazabilseydi, niçin:
`Brutüs was the nobless Roman of them all`
kesinlikle inanıyorum ki;
şimdi farklı görecektik bir çok şeyi
ve derinliğine farkedecektik nüansları.

Belki de bu yüzdendir, kimbilir!,
maalesef çok fazla Sezar`ımız ve karikatürleri varken
hiç Brutüs`ümüz yok Balkanlar ve Orta - Doğu`da.

Filippi şimdi bir ören
yıkıntıları altında bir çok can yatar
ve önemli bir ders verir
buna muhtaç biz akıllanmaz kullara.
.........................................



Gelmeyen Barbarlar

Ustamız Kavafis boşluğa konuşuyor:

evlerin çoğu Yunanistan`da doğuya bakar
sanki bir şeyler bekler gibi.
Ilık, serin hafif bir meltem eser doğudan
okşarcasına, türkü söylercesine:
ama sert ve soğuk olanı rüzgarın
eser kuzeyden ve batıdan: Boreas ve Zefir

Balıkçılar, denizciler, gemici tüccarlar
doğudan, denizden gelirler ya,
tıpkı koyun, tütün, şarap, üzüm ve yünün
tersi yönden gelmesi gibi.

Kavafis ustamız iyi bilir bunları,
bakmayın siz, O`nun Iskenderiyeli olmasına:

Baharat, altn, gümüş, abanoz,
En güzel kokulu parfüm,
pahada ağır - yükte hafif ne varsa,
hatta güçlü köleler, en güzel cariyeler
gün doğusundan gelirken
Kadim Grekler bilemez olmuşlardı
ne yapacaklarını, ne edeceklerini
Atinalıların üç katına varan
köleler ve cariyelerle.

Anlat ustamız Kavafis, anlat bize nasıl oldu da
köleler, sahiplerinin kentinde ulaştı çoğunluğa

Evler Yunanistan`da doğuya bakar!,
usulca, süzülerek, sağlık ve esenlik içinde
uzun bir yoldan geri dönen gemilerini
ve sevdiklerini görebilmek için:
Belki Milet`ten
belki Jason`un yurdundan
belki de Iskenderiye`den.
Fakat, bir türlü gelmeyen barbarları
asla görmeye değil.
*
Yunanistan gerçekten barbarları gördü,
sevgili Kavafis, kuzeyden ve batıdan geldiler,
bilirsin, bundan yaklaşık yarım asır önce
ve yakıp - yıktılar ülkeyi
öldürdüler ne varsa iyi, güzel, değerli;
insanları, gelenekleri ve hatta müziği
Grekler`in kuşku dolu bakışları
yönelmişken tersi yöne, yani doğuya
oldu tüm bu barbarlıklar, öyle değil mi, usta?
N`olur, lütfen gerçeği söyle bize!

Ne biçim kuruntudur, Yunanlarınki!

Bilmiyorlar ki; Kavafis usta,
Grekler`in Barbar diye adlandırdıkları
şu an önünü göremiyecek kadar
kendi öz barbarlarıyla meşgul ve belalı.
.................................................


Ozanlar Anlar Birbirinin Dilini

Dünyamızda beşbin dil konuşulur.
Kutsal kitaplara göre, denilir ki;
Babilon`dan sonra
ayırdı insanları Tanrı, ayırdı bizleri
bir daha birleşip isyan etmememiz için,
kafa tutup yüce makama
itaatsizlik hatasını işlemeyelim, diye.

Eğer kutsal kitaplar doğruysa, (öyle sayalım )
Başkalarını suçlamaya hakkımız olmamalı
dilinden, kökeninden, renginden, dininden dolayı!
madem ki olan - biten Tanrı`nın buyruğudur.
*
Şairler zor bir görev yüklenmişlerdir:
ortak bir dil yaratma misyonunu
yani, insan ruhunda saklı duran şifreyi
okumayı, çözmeyi ve yansıtmayı
Kolay değil kardeşim, bu;
çünkü, insanoğlu çok zor bir bilmece!
*
Seni iyi anlıyorum Kavafis;
yabancı diyarlarda, gurbet ellerde
Antiokia, Selucia ya da Atina`da
ne büyük bir özlemle yanıp - tutuştuğunu
kavuşmak için sütbeyaz Iskenderiye`ye.
Bu yüzden, şiirindeki her bir kelime
saplanır yüreğime Apollon`un Troya`da
savurduğu ok gibi.
*
Ya sen Seferis!, niçin daha fazla anlatmıyorsun
bir daha geri gelmesi olanaksız günlere
çocukluğumuzun altın çağı an`lara
duyduğun derin özlemini?
Seni çok iyi anlıyorum, çünkü, herhangi bir insanı
geçmiş günlerine bağlayan köprüleri yakmanın,
ne demek olduğunu, yaşadım, bu yüzden iyi biliyorum.
*
Halkına, ulusuna teşekkür borçlusun
ne de olsa, sonunda af dilediler
sana yaptıklarından, çektirdiklerinden dolayı;
bir düşünürsen komşu ülkedeki yoldaşını
ne zor değil mi?, terkedilmiş bir şair olmak
gurbet ellerde, yaban ellerde.

İşte öyle Ritsos usta:
Herkesten daha iyi bilirsin,
elbet benden de iyi bilirsin,
siz ozanlar yalnızca ulusun sesi,
yalnızca halkın ruhu değilsiniz
dahası, sizler vicdanısınız
tüm insanlığın.

Böyle düşündüğüm an
ağır bir yük duyumsarım sırtımda,
ve sert bir cisim yüreğimde, hançer gibi,
bunu siz açık - seçik bilirsiniz ve anlarsınız
ülkemdeki sözde aydınlardan çok daha iyi.
*
Cunhurbaşkanımız! (Maşallah) çok gezer,
ve genellikle ekzotik ülkeleredir yolu
bay ve bayan yağcıları ve soytarıları ile
ve de yoksul halkın rızkıyla
göstermek ve ispat etmek için
ne kadar modern ve çağdaş olduğunu
dışardaki birtakım devlet adamlarına.

TV´de gördüm O´nu, Şili´deydi
hayret, Neruda`nın evini ziyaret etti,
Pablo Neruda, sizin iyi dostunuz
ve bizim Nazım Hikmet`in de.
Sanıyor musun ki, gezginci Prezident
bir çelenk bırakmak tenezzülünde bulunur
kendi yurttaşının mezarı başına
Moskova`ya yaptığı resmi ziyaretinde?

İnsan bazen nasıl saçmalıyor, değil mi?
İşte böyledir, ustamız Ritsos, bazı ulusların kaderi.
*
Antik`in tapınak yapıcıları gibi
geliştirdiniz dilinizi, bazen de değiştirdiniz
ve ispat ettiniz ki, diliniz saygıya layıktır
diğer diller gibi
bunun bedeli olarak suçlandınız, mahkum edildiniz,
tıkıldınız zindana, yıllar yılı işkence, dayak
ve zincire vurulma da bu işin cabası
kendi anadilini konuşmaktan aciz
beş paralık insanlarca.

Kızma bana, sevgili usta,
şu an bu tür politikacılarımız var, dersem,
kendi dilini Almanca ve Ingilizce kadar bile
konuşamayanlarımız olduğunu söylersem...(?

Ülkemde
devlet & media yaratması
kravatlı, diplomalı sahte kalemler
toplumun en aydın insanı, olarak poz verdikçe
bu sahtekar, yağcı ve dalkavuklar
`Şiir` hakkında ahkam kestikçe
Nazım kalsın bugünkü mezarında,
böylece ölüsü daha az azap çeker yabanellerde

Hala çok uzaklarda O, halkından ve yurdundan
vasiyet etmişken döne döne
Anadolu`da bir çınar ağacının gölgesinde
uyumayı. Ne yürekmiş ondaki!

Birbirimizi ve dillerimizi anlarız bizler
Kavafis, Elitis, Kazançakis, Seferis, Ritsos!
hatta halkımız bizleri asla anlamasa bile.

Belki de ozanlar dünyanın en günahkar kullarıdır,
onlardır, Tanrının iradesine karşı gelen,
tüm çabaları yeniden birleştirmektir insanlığı:
özgürlük, eşitlik, ve kardeşlik etrafında
ve biricik silahları olan şiirleriyle.
*
Doğuda bazı şeyler çok eskidir, çok yaşlı
tıpkı başkanları, kralları, mollaları diktatörleri gibi;
Öyleyse hem zamanımız var
hem de nedenimiz var şiir yazmaya:
yedi umman üzerine
ortak yazgımızla alakalı
ve sevdamız hakkında,
onlardan türküler yakıp çağırmak için
saz ile, bouzuki ile ve kanun, santuri ile
aynı zamanda hoş bir ortam yaratıp ta, birlikte
sirtaki, zeybek, horan, çiftetelli oynamak için.
Şinanayyy yavrum şinanayyy nayyy...!

Anlarız biz, biribirimizin dilinden ve halinden
yani derdinden, sevdasından, kederinden.

......................................................


Köpekler bile bir dost arar

Hava ılık, meltem hafif
ve saat gecenin üçü ise;
midende bir sancı duyup da
güzel uykundan apansız
ve istemeksizin uyanmış isen;
Mesela balkona çıktığında
mehtabın sarhoş edici ışığı
gözünü kamaştırdı
ve yıldızları, hatta sevdiğinin hayalini
gölgeledi ise

Düşün bir ve hayal et;
mesela yaşadığın evin etrafında
tam yedi tane köpek görüyor isen;
ev ile kilise arasındaki caddede
güzel ve şirin bir binanın önünde
iştahla oynadıklarını farkediyor isen;
bu resmi beynine kazırsın, değil mi,
unutmayıp, hatırlayasın , diye?
*
Birbirleriyle anlaşmak isterler:
biri diğerinin boynuna hoplar,
tümü birden havlar, şarkı söyler gibi
Belki de, diye düşünürsün,
onlar ki, mehtabın güzelliğini konuşurlar
ya da ne büyük aptal olduğunu,
o an uyuyan insanların.

`Ne mutlu!` diye iç çekersin,
`konuşmak, dertleşmek, oynamak
ve birlikte türkü söylemek için
bir dost bulan herkese,
hasbelkader yaşamışsan eğer,
yirmi yıl kadar İsveç`te.`
*

Yirmi yıl sonra evine dönen Odysseus´u
tanıyabilen köpeğiydi, Argos´tu.
ispatıdır bu, insanın en sadık dostunun
olduğuna köpeğin. `Öyleyse,` dersin,
`onların hakkıdır özgürce oynamak,
hatta gecenin geç vaktinde bile!`

Görseydin ne kadar mutlu olduklarını,
elbette sessizce bunları söylerdin
o gece kendi yalnızlığın içinde.
*
Ha, gerçekten, sizde yanıtı var mı bunun:
Antik Grekler, niçin köpekleri görevlendirdi
ölü ruhların dünyasında,
Hades`te?

...............................................


Bir Şiirin Doğuşu

Boşluğa bir sözcük at
küçük bir fiskeyi suya atarcasına
ve dikkatle bak
suda nasıl da büyürr taşın izi
ardarda, içiçe daireler çizerek
ve durmaksızın büyüyerek ,
genişleyerek
ta ki titreşim kaybolur
ve durulur su
İşte tam böyle doğar bir şiir
hiçlikten
*
Bir kelime bağır
karanlıkta çalınan ıslık misali
ve dikkatle dinle, nasıl da yankılanır
bir labirent vadide
Bir bülbülün sevdiği güle
ya da bir türlü yuvasına dönmeyen eşine
yaktığı türkü misali
İşte tam böyle de doğar
bir şiir
*
Küçükk bir fide dik
ya da bir tohum at toprağa
bekle, acele etme, bekle, sabır gerek
asla unutma onu, fakat
her zamanki gibi yaşa günlük hayatını,
bekle, en sonunda gördün mü
nasıl çıkıyor toprağın bağrından
ya da saksıdan
bir filiz
Anladın mı, şimdi
nasıl doğuyor hiçlikten
bir şiir?
*
Tanrı, bizim sonsuz kainatımız,
ebedi ve ezeli Poet
ozanların ustasının ustası; İlk ve Son
`Ol!` diye buyurdu bir yerde ve bir zamanda,
´OL!`

Bir kelime attı ortaya
belki de `Hiç`liğe,
boşluğa
belki de Kaos`a
işte böyle doğdu
ilk şiir.
*
Ozanlar en önemsiz taklitçisidir Bu`nun
ya da varolma hikmetinin;
çabaları dünyamız tekrar dönmesin, diyedir
başlangıç noktasına
Kaos`a
Hiçlik`e

Dinle ve iyi bak!,
anladın mı, şimdi doğan
yeni, yepyeni bir şiir`i?
........................................

Yersiz Yurtsuz Kral

Antik tarihe hayranlık ve sempati duydum:
O´nun dinamik toplumsal yapısına, yaratıcılığına,
sanat, mimarlık, edebiyat ve felsefesine
fakat asla savaşlarına ve sözde kahramanlıklarına.
Ne Büyük İskender ve ne de Perikles
Hannibal, Sezar ya da Kleopatra büyüledi beni
evsiz yurtsuz bir kral kadar.
*
Evini, tahtını ve ülkesini her yitirdiğinde
Buluyordu bu kral bir yenisini
ustalığı, erkekliği ve belki de kurnazlığı sayesinde
buradan çıkardığım derstir:
Tahtını, tacını yitirmek
korkulduğu kadar zor olmasa gerek!

Yeniden keşfediyorum şimdi
bu kraldaki cezbedici ilginçliği;
Biz hepimiz bir taht ve tacın sahibiyiz
bir saltanatı var her insanın: en son ve en uzun
ebedi uykuya yatacağı yerde.

Alkibiades`tir bu sürekli şans ve evini arayan kral,
öyle bir şans ki; yeni bir yuva bulabilmek için
mahkumdur bu insan, elindekilerini yitirmeye.

Üzülme arkadaşım,
yalnız biz sıradan insanlar değil
krallar, cumhurbaşkanları, ölümsüz güzeller
herkes, hepimiz bir saltanatın sahibiyiz,
gerçekte varolmayan bir tahtın ve tacın,
işte bu bakımdan sevdim bu evsiz - yurtsuz kralı
çünkü; içimizden herhangi birileri gibiydi

..........................................


Zeytin ağacım

Balkonumun altındaki bahçede
bir zeytin ağacı var, yemyeşil ve olgun
dileğim, selamlaması beni
her sabah ve her akşam.
Kem bakışımdan hiç rahatsız olmaz mı,
diye merak ederim,
biz insanların nazarından!

Zeytin hakkında birçok öykü
uyandırır içimde ona karşı sevgiyi, aşkı
ta çocukluğumdanberi
nedendir bilmem

Doğum günüme bir zeytin ağacı
armağandır bana ninemden
ve hala taşır adımı; dilerim,
ömrü benden daha uzun olur.

Bakarken balkonumdan uzaklara,
Ege denizi üzerinden ta karşıya,
gülümsediğini görürüm bana zeytin ağacının
içtenlikle ve sevgiyle

Eee, boş laf değil,
Barış güvercini gagasında
bir zeytin dalı taşır.
Ben ise yüreğimde, içimde!
........................................

Kazançakis yaşamış olsaydı eğer

1
Kazançakis`in teorisine göre,
(romanlarının birinde geçer bu)
Tanrı bile bıktı
yunan sitelerinin anlaşmazlığından
birbirleriyle kavgasından, dırdırından
gazaba gelince rahmeti bol Yaratan
Türkleri yolladı Greklerin üzerine
belalarını bulsunlar, diye.

Kazançakis haklı olmalı bu sözünde
belki de, Grekler gerçekten
cezalanddırılmayı hakkeden işler yaptılar.
*
Bana göre, Kazançakis erken doğdu
ve elbette erken öldü;
( kimilerine göre, zamanında sona eren
bir yaşam, yoktur, zaten.)
Maalesef ya da çok şükür Kazançakis göremedi
Balkanlar ve Orta - Doğu`daki gelişmeleri.

Diğer taraftan,
Türklerin ortak atası Oğuz Han
kestirebilseydi eğer,
torunları komşu olacak Yunanlılarla
bir zaman ve bir yerlerde,
eminim ki, sözlerini kazıtırdı taşlara
Çinliler için verdiği öğütlerden
çok daha ayrıntılı olarak
Mogolistan`daki Orhun`da.

Şimdi Kazançakis`in felsefesini, teorisini ele alabiliriz:

2
Tanrı, görünen o ki, usandı, bıktı
bu bölgedeki insanların tümünden:
türkler, yunanlılar, yahudiler, araplar,
farslar, slavlar...dan
ve buyurdu en büyük meleğe, Cebrail`e
sakın bu kafasızlarla ilgilenme!, diye.

`Bırak kendi hallerin; istedikleri gibi yaşasınla,
istediklerini yapsınlar, birbirlerine karşı
tam özgür bırak onları, zevk ve isteklerine uygun olarak.
Fakat,` diye ekledi Yaradan `dikkat et,
benim adımı kullanmasınlar yaptıklarına.
Istediklerini yapabilirler, ancak benim adıma değil,
görevlisin, lekesiz adımı temiz tutmaya.`
*
Rivayet olunur ki; Şeytan bu mesajı aldı
çiftyönlü çalışan bir ajanından
ve fırsatı kaçırmadı: anında kararlaştırdı
gücünün yettiği kadar kötülük saçmayı
yaydı haberi, tanrısal sırrı, insanlara
Balkanlar ve Orta - Doğu`da.
*
Ömrün yetmedi, Ah, Kazançakis,
maalesef göremedin en son gelişmeleri
olan - bitenlerin nedenini, niçinini kaçırdın,
ve bu konudaki en güçlü kanıtı.
Ne yazık ki, bizler temaşacı olduk tüm bunlara,
bir komedi filmi seyredercesine.
*
Tanrı, tarafsızlığını ilan etti bu bölgede
orada insanlar tam bir özgürlüğe sahip
Şeytan`a uyma özürlüğüne
hatta toz kondurmamak için O`na
işlerler, tüm suçları, günahları
büyük bir zevkle ve gönül rahatlığıyla
Tanrı`nın, lekeledikleri yüce adına!
*
İşte böyle, Kazançakis, tarihimizin en son öyküsü
Kavala´da bahar

Bir diyar ki,
orada dört mevsim yoksa eğer
bahar - yaz -sonbahar-kış
başka bir deyişle yaşamın dört evresi:
doğum - çocukluk - gençlik ve ihtiyarlık
böyle yerleri anlayabilmem
mümkün değildir.

Stockholm`de tanığı oldum
bir türlü gelmeyen yaz mevsiminin
haziran - temmuz - ağustosta
Yaşadım ama birçok kez, rengarenk
bir tablo gibi güzel sonbaharı da,
İsveçlilerin en fazla kızdıkları
bir türlü yağmayan kar idi
aralık, ocak, şubat ve martta.

Benim kentimde, Antakya`da
dört mevsim eksiksizdir ve de kurallı
Kavala`da nasıl olduğunu henüz yaşayamadım
ama, görüyorum şimdi kapıdan bakışını
güzel, hoş ve başdöndürücü bir baharın
Artemis, Afrodite ve Pan gibi nazlı.

Bahar anımsatıyor bana, bu kentte
girmekte olduğumu üçüncü mevsime, güze;
artık tüm mevsimler bana bundan sonra
renkli, ılık, sakin sonbahardır!

Duygularım tam böyledir şu an
oysa dışarıda güzel bir ilkbahar başlangıcı
davet ediyor beni gençlik günlerinin heyecanına
ve göz kırpıyor, şunu dercesine:
`Ne duruyorsun dostum, uyansana,
bak şimdi, tam zamanı!`

.................................................

Yeni Gün ağarıyor

Anlıyorsan eğer, anlarsın elbet
Yeni Gün ile ne demek istediğimi.
Her gün yeni bir gün, öyle değil mi?
Birazcık düşünürsen, kolaydır senin için,
kavramak maksadımı.
*
Doğum günümüz özeldir ve en önemlidir,
buna inanmıyorsan eğer, görün bir psikologa
ve sor ne olduğunu Yeni Gün`ün.
Son veda günümüz de çok önemli
hiç bir şansımız yoktur çünkü,
bu günü yeni baştan yaşamaya;
öyleyse bilmeliyiz bu günlerin değerini.

Bir yaşam sunulmuştur bizlere
İlk ve Son günlerimiz arasında
değeri sonsuz ve altın tepsi içinde
tam ve eksiksiz bir büyük hediye
yaşamamız için her anını ve evresini
*
O gün ki, iliklerinde hissedersin
anlamını ve güzelliğini yaşamın
insanlığa ait olmanın onurunu
doğanın görkemini
ve aşkın sonsuzluğunu
benim söyelemeye çalıştığım
Yeni Gün O`dur işte.

Ömrümüzdeki diğer günlere gelince;
onlar, takvimleri ilgilendirir sadece.

......................................................


AŞK bir olanaksızlıktır

Bir zamanlardı:
Devlerin, demonların, cin ve perilerin
hayalet ve hortlakların zamanı geçti.
*
Sınavların ve sınanmaların zamanı:
Güzel Helena`yı Troya`dan geri almak
yedi deryaya yelken açıp evini aramak
ve sevgili eşini bulmaya kalkmak,
Altın postu Jason`un ülkesinde
Altın elmayı Kaf dağının ardında
arayıp bulmak!

Prometheus, Romeo, Ferhat, Kerem, Karacaoğlan olmak
Şirin, Leyla, Aslı, Juliette, Senem gibi sabırla yol beklemek
bunların gepsi geçmişte kaldı.
Bir zamanlar dünyamızda oldu bunlar!

Ne Don Kişot, Köroğlu, Giyom Tell, Herkul
ve ne de Rustem, Achilles, Robin Hood, Keloğlan
kahramanların zamanı değil şimdi
masal oldu böyle şeyler!

Kimse bulamadı bu güne dek KAF adında bir dağı
olmayan dağın ardından kim getirecek Altın elmayı?

Ne Artemis, Afrodite ya da Diana, Kibele
hepsi müzeleri süslüyor dünyanın dört yanında
şimdi tümü cansız ve de yalnızca birer anı.
*
Ozanlar nasıl şiir yazabilirler Aşk üzerine?,
Öldürülmüşken aşk kavramı Fruid, teknik ve bilimce
uzun yıllar önce?

Nerede ve ne zaman dinlediniz bir bülbülü
şakırken, çilerken, türküsünü söylerken bir güle
ve bir türlü yuvasına dönmeyen biricik sevgiliye?
PERİKLES´İN cenaze söylevi

Retorik
topluluklara söylev vermek,
meydanlarda konuşmak büyük bir sanattır;
günümüzde parlak temsilcilerine pek rastlanılmayan.
( Bilirsiniz, Kırk yıl konuşup ta,
kırk tane parlak cümle kuramıyanları!)

Hala ünlüdür;
Churchill`in Hitler Almanyası`na
savaş ilanını açıklayan konuşması.
Halkına zafer vaadetti etmesine
ancak, ondan daha fazla kan, ter, gözyaşı
ve sabır ve dayanma gücü

Bu konuşma dürüstlük, açıklık, cesaret ve inanç dolu
bu günkü politikada eksikliği en fazla duyulan.

Bana göre, Atina için toprağa düşen
askerlerinin defninde
Periklesin yaptığı konuşma
eşsiz ve örnek bir söylev, dopdolu bir metindir
bugünkü politikacıların
mutlaka incelemesi ve öğrenmesi gereken

Bizans`ın son günlerini düşünürsek eğer
ve o an kilise papazlarının en önemli tartışmasını
(meleklerin erkek mi, dişi mi olduğu hakkında)
gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki;
Greklerdir ilk unutanlar, Perikles`in ünlü söylevini
Konstantinopolis düşmeden çok çok önce.

Niçin hala, bugün bile kızgındır Yunanlılar
- bir türlü anlayabilmiş değilim -
Fatih Sultan Mehmet`e?

................................................

Sarı Çiçeğim

ŞİMDİ çiçeklerin zamanıdır
bak, doğa yeniden uyanmakta:
ağaçları ve çiçekleriyle birlikte
şarkı söyleyen güzel kuşlarıyla
okşayıcı meltemi ve hafif rüzgarıyla
bazen bulutların ardına saklanan
sonra yüzünü gösteriveren
akşamları, eski Yunan`a göre,
Okyanustaki yatağına dönen
gözkamaştırıcı Güneş`i ile

Çiçeklerin zamanıdır şimdi:
bizler oldukça meşgulüz
kuşlar da yuvalarıyla meşgul
bitkiler, toprak ana, çiftçiler, balıkçılar
deniz, evimiz, çocuklar, her şey
doğaya ait olan canlı - cansız her varlık
oldukça meşgulller kendi kalp ağrılarıyla
bilmem ki, bu yorgunluk ne için?

Ağaçların bazıları çiçeklendi:
kaldığım evin küçük bahçesinde
göz kırpıyorlar böceklere: gel, gel!, diye.
Üç tane ağacın çiçekleri sarı, sapsarı
öylesine güzel bir renk ki;
Yaprağı yok, ama dallarında çiçekleri var
sanki altın suyuna batırılmış bir bitki,
bu tabloyu anlatabilmek olanaksız, söz ile.

Bu çiçek ve bu renk, anımsatır bana
bir zamanı ve bir yeri!
O an da çiçeklerin günüydü
Kavala´dan çok uzak bir diyarda.
*
Ben ve sevdiğim gittik, tatlı bir Türk kentine
Anadolu`nun ortasındaki Ereğli`ye
bir dostun düğününde bulunabilmek için
Ne kadar mutluydu damat, bir öğretmen arkadaş
bizdik o an çiçeklerin altında, bir gül bahçesinde
Kavala`dan çok çok uzak bir yerde.

Düğün belediye parkındaydı,
Küçük ama şirin bir bahçede
çiçek doluydu her taraf,
ve bir de akarsuyu vardı parkın
dansederken farkına vardım,
biraz hayret ederek:
Pistteki lambaya yaklaştığımız an
vücudu beliriyordu sevdiğimin.

Bu kumaşın adı Şilebezi`dir, öyle adlandırılır
ve İstanbul`a yakın bir kasabadır Şile, görmedim
Sevdiğimin giydiği şilebezi eteğin rengine gelince;
şu an açıyor Kavala`da, evimin bahçesinde
baharı müjdeleyen çiçek olarak.
İkisi arasındaki fark pek fazla değil:
Yirmi beş yıl kadar!

Gerçekten, tam bir ad koyamıyorum
şu anki duygularıma:
belki pişmanlık
belki vicdan azabı
belki de sevdiğim bir an`a
ve çiekli bir yer`e özlem
ki hiç bir zaman geri gelmeyecek olan?

.......................................................


Seheryeli

Sabah erkenden kapım çalınıyor
temizlikçidir gelen
çok iyi bir yunanlı kadın
gülümsüyor ve konuşuyor
elleriyle, kollarıyla, sözleriyle anladığım:
odam temizlenecek.

Ocakta Türk kahvesi kaynatıyorum
sonra elimde fincan, çıkıyorum balkona
bu gün rüzgar yön değiştirmiş, belli
sert esiyor güneyden, savurarak
bunun anlamı; deniz sakin değil, dalgalı
kuşlar cıvıldaşıyor dallarda
Güneş gülümsüyor, neşeli
ve Aydede gökyüzünde
beyaz bir leke gibi.

Zeytin ağacı dinç görünüyor, düne göre
çiçekler, böcekleri davet ediyor sanki
bunların aşkı biraz trajiktir, bilirsiniz,
belki, insanlarinki de öyledir, böceklerin gözüyle
her şeye karşın daha şanslıyız biz, diyebiliriz,
bir aracı gereksinimi duymamakla
sahi, ne yapıyor böcekler?,
uzaktan seçemiyorum.

Ne güzel, değil mi?, bunların tümünü görebilmek
aynı anda ve aynı yerde! Ve rüzgarlı bir günde

Şimdi tam zamanıdır, hissetmenin
aşkı, mutluluğu ve kederi, hasreti
yeni bir şiir yazabilmek için
karşılaşmak ilham perisiyle,
çünkü; komşu evin balkonunda
bir kız, gülümsüyor ve selamlıyor beni!
Oysa, hiç de uğurlu günüm değildir, salı!

...........................................................

ÖNEMSİZ ŞEYLER HAKKINDA BAZI DÜŞÜNCELERİM

1

Kırbaç gibi sertçe çarpan bir yağmurun altındayız:
fırıldak gibi dönen bir rüzgar, yağmurla cezalandırırken bizi
çarpıyor yüzümüze bir sürpriz ya da bir ayıp misali
apansız bastırıveren beşparmak sağnağı.
Aylardan ağustos - gündüz sıcak mı sıcak,
fakat havada kırbaç gibi sert, serinletici bir yağmur var.

Amik ovasındaki pamuk tarlaları beyaza boyanıyor
yarı - yarıya açmışlar ve toplanmayı bekliyorlar,
Bir ödül gibi, insanlar alınterlerini, emeğini geri alacak -
Bir umut, artarsa paraları borçtan - harçtan, zahire ve üstten baştan...
düğün, dernek kurulacak, tüm bunlar masraf demektir.
Ertesi yılın ekim - dikim parasını da bir köşeye ayırmak gerek!

Amanos dağları bulutlarını yolluyor ovanın üzerine
bir işgal ordusu gibi - Amik gölü sevgiyle kucaklıyor onları
bayram yaparcasına ışıl ışıl gölün içindekiler ve de rengi:
Kuşlar; flamingo, yaban kazı, ördeği, pelikan, martı...
balıklar; özellikle yılanbalığı, sazan ve yayın dans ediyor
belki de, yağmurun gelişindendir bu sevinç ve oynaşmaları.
Tüm canlılar bayram ediyor gölün suları içinde
ve yağmur yağıyor tüm şiddetiyle
sıcak bir ağustos günü.

Kuzu, oğlak, dana, eşek, köpek...hepsi şaşkınlar
ilkin dört biryana koşuyorlar, sonra kafa kafaya veriyorlar
daire biçiminde dizilerek; belki de karar alıyorlar, kim bilir!,
karşı koymaya kırbaç gibi çarpan yağmurun saldırılarına.
Hayvan aklı bu, bilinmez ki!

Gökyüzünde kaç tane şimşek olabilir;
on, yüz, bin... insan şaşkınlık içinde kalıyor:
Her an ve her yandan gökleri yırtan
inanılmaz büyüklükte bir yıldırım çakıyor
Jupiter`in okları ya da Zeus`un öfkesi gibi
ve onu izleyen bir gök gürültüsüdür duyulan....
sanki bir savaşın ortasında kalmış hissini
ve dehşetini yaşıyoruz; tıpkı hayvanlar gibi
korku ve panik içindeyiz, hep birlikte.
Durmadan çakan şimşekler, esir almış gibi, bizleri.

Biz üç arkadaştık, o an, ON yaşında üç arkadaş
ve korkuyla birbirimize sarılarak, sırt sırta verdik;
sert bir kırbaç gibi acı vererek yüzümüze çarpan
ve gökten boşanırcasına yağan yağmurun altında.

Birden, tam başladığı gibi, apansız kesiliverdi yağmur
ne bir işaret ve ne bir haber vermeden. Ova ve göl
dönüverdi eski haline, her zamanki günlük yaşamına,
bizim çok iyi bildiğimiz, soluduğumuz serüvenine.
Güneş, bulutların ardına saklanmış, biraz yorulmuş,
usanmış, belki de hep aynı işi yapmaktan ve bizlerden
bazen an`lık olarak gösterir yüzünü, çok kısa olarak
ve birden bulutlar dörtyandan koşarlar O´na doğru, saklarlar
sanki alıp kaçacak biri varmışçasına - Bencilliklerindendir!

Gökkuşağı kurulur aniden, el uzatınca tutulacak kadar yakın
kurucusu kimdir, bilmiyoruz; kimdir, sahi mimarı, mühendisi?
Bizim için umursanmıyacak kadar önemsizdir böyle şeyler,
vaktimiz yok çünkü, bunları düşünmeye - Fakat
içimizde, yüreğimizde açar gök kuşağının yedi rengi
gönlümüz doludur bu renklere koşut sevinçle
Gökkuşağı yüreğimizdedir!

Biz üç ardaştık o yağmurlu günde, yan yana:
İki tanemiz öldü, kırk yaşına gelmeden
Ben ise gördüm ellinci yaşıma girişimi,
törensiz, kutlamasız
çocukluk anılarımla meşguldum çünkü,
yalnızlığımı paylaşıyordum eski dostlarımla.
*
Amik gölü bütüm ovayı kaplayacak kadar büyüktür kışları
yazın ise çeker kendini orta yere ve birkaç bin dönüm olur
çalılıklar, saz, kamış, dikenler arasında ve onlar kadar çoktur
tilki, tavşan, yaban domuzu, çakal...tüm gece boyu
seslerinden uyunamaz, o kadar çok sesli, şamatalı
ta ki güneş kocaman, kırmızı bir tepsi gibi
Suriye`nin dağları ardından doğuncaya kadar,
tam o an uyanırız biz çocuklar, anamız ve babamızdan sonra.

Biz üç arakadaş buluşuruz, hemen her gün, göl kenarında
önümüzde kuzu, oğlak, dana, eşek ve belki köpeğimiz
ve bizim ilgi alanımız yüzmek, balık tutmak, kayık sürmektir.
Kanaldaki, göldeki siyah kayıklar ve manda sürüsü
ve bir de superisi kızlar araplara aittir, yarı göçebe bedevi araplara,
ki o kızlar kafaları üzerinde 20 kiloluk su testisi taşırlar
elleriyle tutmaksızın bir saat yol giderken,
inanılmaz bir gösteridir onlarınki!

Öyle güzeldir ki vücutları, sanki ay parçasıdır yüzleri
biz bakmaya doyamayız ve ah! çekmeye peşlerisıra
ne manken vücuttur bedevi kızlarınki!
Oğlanlar ve babalar ellerinden düşürmezler özel silahlarını
Musa`nın Asası gibi özel, kırılmaz bir deynek
biz üç arkadaş kaçınırız ve korkarız onlarla kavga etmeye
dostluk etmek te pek kolay değildir ya, bu insanlarla.

Yeni açılan kanaldaki mandalar;
yalnızca burunları suyun dışında, gerisi suyun altındadır;
doymayız saetler boyu onları seyretmeye.
Manda yoğurdu, tereyağı, peyniri ve bir de
yeni doğmuş yavrusu güzel mi güzeldir, tadına doyum olmaz.
Burada insanlarla doğa arasında barıştır egemen olan,
uyumdur, dostluktur
kimbilir, belki hayvanların kendi aralarında da.

(Küçücük bir canlı!, yalnızca o zorlanır
çevresiyle barışık yaşamaya, uyum sağlamaya.
Sivrisinektir bu, tümümüzün huzurunu kaçıran!)

Hemen her çocuk, bu ovada, kocaman bir karın taşır,
yalınayak yürürken ve çıplakken daha da büyük görünen
karınlarıyla, iki tahta bacak takmış koca bir balona benzerler.
Korkunç değil, gülünç görünürler; bu, bize mirastır,
sıtma mikrobu taşıyan sivrisinekten.
*
DDT ovaya giren ilk zehirdir, Endrin, der çiftçiler
güya ilaçtır sivrisinek ve haşaratlara karşı,
korumak için pamuk, bostan ve sebzeleri de.
Diğer çocuklar gibi alırım sırtıma tulumbayı
ve başlarım zehir püskürtmeye, ne maske var ağzımda
ve ne de gereksinim duyarım bir küçük bezle bile
yüzümü kapatmaya- böyle zehir saçarım her gün zevkle.

Diğer insanlar gibi bizler de zehirle oynarız,
oynarız hayatımızla, kendi yaşamımızla oynarız
ölümledir kumar oyunumuz. Tek yanlı bir kumar;
yitirecek olan bizleriz elbet, çünkü bize öğretmediler
kimse söylemedi bize; bu zehirin yasaklanmış olduğunu
üretildikleri gelişmiş ülkelerde. Bizler kobayız belki de.

(Biz güveniriz devletimize, inancımız tamdır
yaşlılarımıza, büyüklerimize, babalarımıza
onların ise Allah`tan sonra inandığı, iman ettiği
imamlar, devlet, hükümet... ve kaderleri`dir!)

Ve bir gün dev vinçler geldi,
kanalları daha derin ve daha geniş kazmaya.
Zaten duyduk aylar önce kararı;
bu göl kurutulmalı ve kurutulacak
sıtmayı yoketmenin tek yolu,
sivrisineklerden kurtulmanın çaresi
gölün haritadan ebediyyen silinmesidir!
İşte böyle söyler bizim akıllı, güvenilir,
şahane politikacılarımız.

( O sıralar, doğada tüm canlı ve cansızların
bir zincir oluşturduğu;
tüm halkalarının birbirine bağımlı olduğu,
bu zincirlerin halkaıından biri koparsa
zincirin zincir olma özelliğini yitirecği, bilinci yoktu bizde.
Bu zincirin olmadığı bir dünyada
biz insanların da yaşama gücünü ve hakkını
yitireceğini bilmiyorduk.
Kaç tane yüzyıl ihmal edildik bizler,
kendi despotlarımızca. )

DDT artan oranda serpiliyor bitkilere, toprağa ve suya
ve sürekli yeni ve daha etkili zehirler geliyor
genellikle ABD`den ve Avrupa`dan:
Çiftçiler duacılar Tanrı`ya,
çünkü böylesi bir başbakan yolladı ülkeye
bir köylü çocuğunu çoban etti köylüye.
Ürünler artıyor, fakat fiatlar düşüyor:
bir önceki yıldan daha çok para ediyor ürünleri ama,
ama`sı var işte: masraflar, borçlar daha fazla artıyor,
anlaşılmaz bir haldir bu; gelirleri artarken
artıyor yoksullukları da ama umut`ları da
büyüyor köylülerin gelecek yıl için.

Kanal, hemen hemen tamamlanmış durumda,
kanallar tamamlandıkça, can çekişen göl ölüyor
feryat ederek, beddualarla, ancak kimin umurunda bu?,
havada tek motolu uçaklar fır dönüyor, kuşların yerine,
ilaç serpiyorlar Ağa`ların topraklarına,
onların parası var ve ondan da büyük iktidarları,
bunları konuşuyoruz fısıltılarla kendi aramızda
ve özellikle kızgınlık anlarında.

Göçmen kuşlar yollarını, yönlerini şaşırmış durumda
yuvalarını bulamıyorlar, mekanları yok artık
fakat biz onları her yerde buluyoruz;
yolda, tarlada, ölü kuşlar!,
babalarımız uyarıyor bizleri,
onlara dokunmamamız ve yemememiz için
balıklar ise kendilerini suyun dışına atıyor,
zaten küçük göletlerin dışında göl yok artık,
oradan toprağa atıyor balıklar kendilerini
ve yaşamak istiyorlar!, ama belli ki, intihar ediyorlar,
daha fazla acı çekmemek için!

Babalarımızdan uyarı geliyor yeniden,
zehirli balıkları yemememiz konusunda,
fakat çok balık yedik bu yaz boyu,
göl küçüldükçe kolaylaştı onları yakalamak
kahvaltıda bile balık yedik,
o kadar çok balık yedik ki bu yaz,
tüm hayatımızda yediğimiz kadar.

Havamız, okşayan ve durmadan esen
serin - ılık rüzgarımız da zehirli,
yeni yeni anlamaya başlıyoruz
toprak, sebzeler, su, kavun - karpuz...
hatta giysilerimiz, her şey ve her yer zehirli,
ve DDT kokuyor hava -halk Endrin der-,
tüm ovada ağır bir zehir kokusu
çiçek, göl, ve hayat kokusu yerine.

Bu gölü kurutan, bu coğrafyaya kıyan zat
( Dünyanın en büyük fay hattıdır bu;
Mozambik`ten başlar,Orta ve doğu Afrika`yı kateder,
Ölü Deniz`den - Lut gölünden geşerek Amik`e ulaşır
ve Maraş`ta son bulur.)
en büyük çevre katliamlarından birini
gerçekleştirmek için, şansın, bazı generallerin
ve kendine benzeyenlerin de yardımıyla
Başbakan oldu; çeyrek asır sonra ise President
sürdürdü misyonunu, hayranlık verici eserini yaratarak:
Doğa katliamını
ulusun ruhunu öldürmeyi
sonraki kuşakların geleceğini karartmayı!

Artık ne göçmen kuşlar var bu güzel ve bitek ovada
ve ne de balıklar! Şimdi biliyoruz ki, bu ova
dünyanın en ilginç yerlerinden biriydi:
güney - kuzey yarıküreler arasında, bu göl
göçmen kuşların en önemli konaklama yerlerindendi;
Bir - iki ay Amik gölünde eğleşen kuşlar,
sürdürürlerdi yolculuklarını Sibirya`dan Güney Afrika`ya
belki de ta Iskandinavya`ya
yeterince dinlenip, kuvvet topladıktan sonra.

( Yıllar önce, 30 yıl oluyor, ne göl var artık bu ovada
ve ne de göçmen kuşlar: balıklar suda yaşarlar elbet,
bu yüzden onlara da hayat hakkı yok burada,
o kuş sesleri, cıvıl cıvıl yaşam, korunmaya muhtaç türler,
kaplumbağalar, yabandomuzu, çakal,
sayısız türde yılanlar, ki çoğu zehirsizdi...
ve artık bizlerin bile dış görünüşünü unuttuğu canlı türler
yoklar, sanki var değillermiş gibi bir zamanlar,
hatta binerce, on binlerce yıllar boyu....
Tüm bunlar anılarımızda varlar,
gerçekte ise yitmiş bir cennetin süsleridirler.)

Biz üç arkadaştık orada, ikimiz öldü,
yıllar önce ve 40 yaşına varmadan
çoktan toprak oldu ikimiz
ben ise gördüm 50. yaşıma girişimi
ne tören ve ne de kutlama,
çünkü birlikteydim o gün
çocukluğumu süsleyen anılarımla.

Ne kaldı, dersiniz; On binlerce hektarlık gölden geriye?,
elbette bilemez böyle şeyleri,
Türkiye Cumhuriyeti`nde doğmayan biri,
hayal bile edemez insan koca ovanın nasıl yağmalandığını:
Kurutulmuş gölün küçücük bir bölümü kiralandı köylülere
-malum kurallara uygun olarak, yani parti aidiyatlarına göre-,
gerisi, yağmalandı Ağalarca, gaspedildi, çalındı halkın malı
malum gelenekler, sistem ve yasalara gereği.

Öyle bir düzendi ki; Güneydoğu Anadolu`da
hem şeyh, hem ağa ve hem de aşiret reisi olan biri,
gazetelere satış ilanı veriyordu: tapusu kendine ait olan
12 köyün, tam bir düzine köyün adamları, kadınları ve çocuklarıyla
ev, bahçe, tarla, mezarlık, dere, tepe ve dağlarıyla bütün hayvanları ve havasıyla, uçan kuşları ve sürünen yılanlarıyla birlikte
satışına dair ilanlar.

Güya, Cumhuriyet`ti bu!
ve bu utanç ilanları süslüyordu gazeteleri.

Toprak reformunu savunan memleketin namuslu aydınları,
halkını, yurdunu seven ilerici, demokrat ruhlu insanlar
yani, baskı, sömürü ve ezgiyi kabul etmeyenler
polis ve mahkemelerce tutuklanıyor
fundamentalistlerce linç ediliyor
profaşistlerce okullarda, sokaklarda avlanıyor
sözün kısası; kendine `devlet` ünvanı veren
kimi üniformalı - kimi sivil zorba ve yağmacı bir çetenin
kiralık gruplarınca ezim ezim eziliyorlardı.
Yeniliği savunanlar, reform isteyenler,
işkenceye uğruyor, tutuklanıyor, işten atılıyorlarken,
tüm bunlar oluyordu cumhuriyet, demokrasi, İslam, Allah
ve de Atatürk adına!

Bazı gerici generaller, feodal beyler
ve sözde Batı yanlısı demokratik(!) hükümet
elele - gönül gönüle ve cüzdan - cüzdana vererek
soygun, vurgun ve zalimlik dolu kirli bir savaş yürüttü
adalet, modernleşme, çağdaşlaşma ve yenilik isteyen
her kişi, grup ve örgüte karşı.
Bu çağdışı, gerici, insana ters rejim
(kendine, utanmadan `demokrasi` ünvanı vererek)
değişik oranda ve şiddette ezdi toplumda filizlenen
olumlu, doğru ve güzel olan herşeyi ve halkçı, ilerici olan herkesi.
Elbette ben de payıma düşeni aldım
bu demokrasi düşmanlarının zorbalıklarından.

Amik gölünü yüreği sızlamadan kurutan zat
politikacı olarak hala yaşıyor ve yaratıyor durmadan
yeni belalar, sorunlar, felaketler:
ikinci
üçüncü
dördüncü
ve beşince kuşaklar için
Bir başka politikacı,
bir zamanlar savunurken vargücüyle
toprak reformunu, yenileşmeyi ve demokrasiyi
ve adaleti, sosyal adaleti isterken sosyal demokrasi adına
öneriyor, şimdilerde Amik gölünü kurutan zatın
koltuğunda oturmasını
ve sanki son Sultanımızmış gibi. Ne acı!
Bir noktayı anlayabilmiş değilim ben bu Bizans oyununda:
Niçin mertçe ve doğrudan denmiyor şöyle;
Cumhuriyet öldü, Yaşasın yeni kralımız Sultan Süleyman!

Böylece,
Bir su mühendisinin rüyası gerçek olur
40 yıllık saltanattan sonra,
ki şunlarla bezenmiş olarak:
Bizans entrikası
korruption
mafya
aşağılama
işkence
fakirlik
hırsızlık
baskı
yalan
dolan
kaçakçılık
hortumlama
kin, nefret ve intikam
yolsuzluk, kayırma ve aile`ye kıyak
birader, kayınbirader, yeğenler, yiyenler
hokus - pokus
abraka - dabraka....vs

İnancım o ki, tam bu noktada
güzel ve zengin bir malzeme var
şiir yazmak isteyenlere,
fakat heyhat!, ne yazik ki,
bunları ifade edebilmeye büyük bir ozan gerek
yeni bir HOMEROS
O yazmalı bunu ve şu başlıkla:







TÜRKLERIN TANRILAR TARAFINDAN CEZALANDIRILMASI´

ya da

`CENNET DOĞA`NIN TÜRKLER TARAFINDAN YAĞMALANMASI


.........................................................................


2

Gemi gidiyor usulca mavi sularda
beyaz köpükten bir iz bırakarak:
Nereden geldiğine dair, fakat
nereye gittiği belli değil! İyi bak,
yunuslar, üç taneler
bazen arkasındadırlar feribotun
bazen sağında ve bazen de solunda

Dikkat et!, seni izleyen şeyler anıların gibi
tehlikeli olabilirler, aman dikkat et, kardeşim!

Bir kahvedesin, küçük bir köyde, adı Teologie
dar ve uzun bir vadinin ortasında
orada gördüklerin nedir?, bir bak etrafına:
bir boğa otluyor bahçelerden birinde
mutlu olduğu belli, uzaktan bile bakıldığında
ötede, bir yerlerden köpek havlamasıdır gelen

Tam burada boyluboyunca yaşıyorsun doğayı
derin bir vadidedeki modern ve küçük bir köyde.

Yalnızca yaşlılar ve bir de inşaat işçileri var
belki başkası da, dikkat et, sessizlik aldatıcıdır
her güzellik, gizler zehirini, iğnesini
kuğular görürsün, belki yılan, kertenkele de
vadide, yolunun üstünde dağın yamacında
şaşırmamalısın, telaşlanmamalısın
masmavi, berrak bir gökkubbenin altında

Böylesi bi sessizliği, bir sukuneti
yıllardır aramıyor muydun?, duyabilmek için
kalbindeki atışı ve içinde fısıldayan
büyülü bir kelimeyi. Fakat dikkat et!,
Dikkat et, dostum! Tüm bu gördüklerin,
büyük ihtimalle, o ünlü kadın avcısı tanrıya aittir.
Zeus´a!

Bir kez daha bak, dikkatle;
yunus, boğa, kuğu, yılan, horoz, kertiş, kaplumbağa...
dış görünüşlerine aldanma
say ki sen, kadim bir Yunan`sın ve düşün:
karından ve kızlarından uzakta gemi yolculuğundasın,
yol uzun, rüzgar şişirmez yelkenleri, yolunu şaşırırsın...
say ki; Büyük Iskender ile Issos`ta savaştasın, kıran kırana...
Şunları düşünmekten alakoyabilir misin kendini:
Tam o an Zeus bir hayvan kılığında ve biçimindedir
ve tebdil -i kıyafet yapmış uyumaktadır
rahat, sıcak yatağında, senin!

Kolay değil, Zeus`un yönettiği bir dünyada yaşamak
Bir dünya ki, orada adamlar ya savaşta
ya da yolda, yolculukta
aynı anda kadınlar düşler kurarlar,
beklerler, isterler aşkı arzu ederler ki,
binbir surat tanrı, gelsin ve söndürsün ateşi.
Avrupa asla unutmadı o heyecan dolu mitolojik an`ı,
göründüğü kadarıyla, hiç bir zaman unutamaz da
bu yüzden olsa gerek, kıt`amız Avrupa`nın
iki kez geçildi ırzına, yalnızca bu son yüzyılda
Zeus benzeri güçler ve müsveddelerince

Eski Greklerin fantazisine, düş ve yaratma gücüne,
san´at ve edebiyatına saygı ve hayranlık duymamak,
elde olmasa gerek.


.................................................................

3


Poseidon Apollon`a döndü ve dedi ki:
`Fobios,
niçin uzak dururuz, biz ikimiz bu savaştan?
bize yakışır mı bu, söyle -
Bak, bütün tanrılar ve tanrıçalar
savaşıyorlar birbirleriyle
ve tam ortasındalar vuruşmanın.
Haydi, biz ikimiz vuruşalım birbirimizle!
Ne büyük utanç, öyle değil mi
Ne şan ve ne şeref kazanmadan
dönersek eli boş olarak Olimpos`a?`

Fakat Apollon reddeder tarzda yanıtladı:
`Hayır, Poseidon
seninle vuruşmam çok büyük ihtiyatsızlık olur
eğer ben, bu zavallı ve kokuşmuş insanlar için
sana karşı savşırsam, yazıklar olsun, bana!
Insan dediğin bir ağacın yaprağı gibidir
mevsiminde yeşeri, dünya nimetlerinden tadar
ve savrulur gazel olur.
Biz kavgalarına karışmayalım bunların
bırakalım, bu ölümlü mahluklar
birbirlerinin defterlerini dürsünler
ve kendi hesaplarını rahatça görsünler.`
*
İnsanlık tarihidir, burada özetlenen:
Benim kuşağım,
tekerrür eden bu acı tarihin
en son sahnesinde oynadı kendi rölünü:
Biz ölümcül, zavallı, kokuşmus insanlar
yaşadı bu yüzyılda boylu - boyunca
en son Troya`yı, Troyalıları, savaşlarını,
son trajedilerini, gşzyaşlarını, yiğitliklerini;
Biz ki, zavallı dünyamızın herbir köşesinde
Hektor, Akilleus, Paris ve Helena`yı
gördük ve yaşadık, nice acılarla.

Bu yüzdendir belki de,
Homeros, onun destanları, yeni Troya`lar,
yeni tanrılar ve tanrıçalar, aşk, ihanet, yiğitlik...
bütün bunlar ve anlamı yazgının
hala yaşıyor ve daima yaşayacak.

.....................................................

4
`Gökyüzünde gördüklerin: yıldızlar, ay, güneş
herbiri gider kendi yolunda, yörngesinde,
yüksek bir matematiğe, ustaca bir plana göre,
ki kavramamız mümkün olmayan bir bilimle.

Yağmur getiren bulutlar, gökyüzünde uçan kuşlar
gece ve gündüz, iklimler, rüzgar, fırtına ve mevsimler
büyük bir dersi, bilgiyi içeririr, ol insanlar için:
Onlar ki;
gören gözleri
duyan kulakları
düşünen beyinleri
hisseden kalpleri
vardır.

Çiçeklerin hareketi yılboyu, kokusu, rengi
bitkilerin uyumu doğaya, çevresine ve iklime
hayvanlar; hep çift yaratıldılar çoğalmaları için
varlıklarını sürdürebilsinler diye dünyamızda
ve bunlarda eşsiz bir ders vardır ol insanlar için:
Onlar ki;
kulakları vardır, duymaya
gözleri vardır, görmeye
yürekleri vardır, hissetmeye
beyinleri vardır, düşünmeye

Gökteki ve yerdeki herşey, hepsi, bildiğin ve bilemediğin
senin için yaratıldı ey Insanoğlu, senin şerefine yaratıldı
ve senin yararlanman, zevk alman, hoşnut olman için
fakat asla sınırı aşma ve hakkından fazlasını da alma.`

İşte bunları belirtir Kur`an, Tanrı buyruğu olarak
biz insanlara, en gelişmiş memeli hayvanlara
ve uyarır bizleri kendi iyiliğimiz için,
kendimize kötülük etmeyelim diye
Der ki, onlara:


bak - gör
dinle - duy
hisset - sev
düşün - anla

Sanıyor musun ki,
eski, kadim, antik Greklerden
bizler daha iyiyiz bu konuda?

............................................................
DUVARA ELEGİ


1

Penceremden bakıyorum
Hayranlık içinde ve şaşırarak;
içerisi sıcak mı, sıcak
oysa kar yağıyor dışarıda
uçuşur gibi gökten yere
sanki milyonlarca kelebek

Penceremden görüyorum;
dışarıda, lambanın etrafında karlar
uçuşuyor şiddetli ama hafif mi hafif
iri dolu taneleri gibi görünüyorlar
fakat yumuşaktırlar, pamuk gibi
ve derin, derin düşünüyorum:
görmedim bu güne değin
doğanın sergilediği böyle güzel,
görkemli bir eğlenceyi.

Visby`de, eski Gotlar`ın başkentinde
hem gece ve hem gündüz kar yağıyor
her taraf bembeyaz, hatta yüreğim de
kalbimin içi de dışı gibi apak, tertemiz
sanırım, tüm bunlara bir ben tanığım
ve bir de bu kentin sağlam, güzel surları.

Selamlarız birbirimizi
ve iyi geceler dileriz, karşılıklı.

...................................................

2

Yalnızız;
kendi dünyamızla başbaşa olduğumuz halde
yalnızlık içindeyiz! Kolay değil bu dünyaya girmek
hatta bazen biz de giremeyiz, izin verilmez,
dışındayızdır, içeriye alınmayız, buyur edilmeyiz içeriye
biz sanatçıların, ozan ve yazarların yarattığı bir dünyaya.
Yalnızlık yazgımızdır, bizlerin!

İnanıyorsan eğer, böyle garip bir dünyaya aitsin
niçin başlamıyorsun o halde, yazmaya, boyamaya?.
inan ki, bir kapıyı tıklatmaya benzer, korkma çal
bizlerin yarattığı dünyanın kapısını!

Visby`de kar güzeldir ve kentin surları da
ben ve bir kadın aynı dünyaya aitiz ama,
bazen birlikte bazen yapayalnızız - Olsun,
gezeriz birlikte her gün en az iki kez bu kentin içinde
ve surların etrafında elele, gönül gönüle.
Bu surlar, duvarlar ortaçağdan kalma,
fakat kime karşı ve niçin? Aptallık mı biter, tarihte!
(Bayan çok iyi, hoş ve akıllı
anlatmaya, konuşmaya, sohbete tiryakidir
böylece diyalogumuz oluşur.)
Sağlam ve yüksek duvarların, surların dibindeki
küçücük evlerin önünden geçen
dar ve parke taşı döşeli sokaklard
Şair Adı : İhsan KUTLU
Eklenme Tarihi : 13.10.2011 01:42
Bu şiir 57 kişi tarafından okundu.
Şiir Oylama
Bu şiir daha önce 0 kişi tarafından oylanmıştır. Oy derecesi : % 0
Bu Şiire Yapılan Yorumlar
Bu Şiire Ait Kayıtlı Yorum Bulunamadı.
Bu Şiire Yorum Yapın
Misafir :