|
Kategori :
Başlık :
Şiir Köşesi / Kategoriler / Hayata Dair Şiirler
KADİM GREK
KADİM GREKÖNSÖZ Mart 15 - nisan 15, 2000 günleri arasında Kavala kentinde bir ay kalıp yazma olanağı buldum. Ne yazmak istediğim konusunda bir kararım yoktu. O yöre, Drama, Serez, İskeçe, Gümülcine gibi kentleriyle bizlere yabancı olmadığından, zaman olarak günümün az bir bölümünü alan ve bu kentleri gezip - görmemi engellemiyen bir dalı seçtim ve şiir yazdım. Inadım tuttu, İsveççe yazmayı denedim. Den Gamle Greken, adıyla yazdığım bu şiir kitabımı yayınladım. Elinizdeki şiir kitabında Kadim Grek adıyla bu şiirlerin çevirisini bulacaksınız. Diğer bölümü ise, romanlarımda geçen bazı şiirlerimle yeni şiirlerimden oluşuyor.Çeviri konusunda, haddim olmayarak, bir - iki söz söylemek isterim: Den Gamle Greken`i Kavala`da iki hafta içinde yazdım; geriye kalan iki hafta boyunca Türkçeye çevirmeye çalıştım. Sonunda gördüm ki, bu şiirleri ancak Anlam olarak çevirebilmişim. Yani, insan kendi şiirini bile bir başka dile çeviremiyor. `Şiir çevrilemez; ancak, başka bir dilde yeniden yazılır.`kuralına uyarak, ben de bu şiirlerimi yenibaştan ve Türkçe olarak yazdım. Her ikisinin de yazarı ben olduğum için, dilediğim eklemeleri, düzeltmeleri yapmak özgürlüğümü kullandım. Çünkü ritm, ses uyumu, içindeki benzetme ve çağrışımlar, imgeler ancak bu haliyle yerli yerine oturabiliyordu. Ve şiir yazma eylemim de romam yazmamda olduqu gibi acılar ve zorluklarla dolu bir serüven oldu, elbette benim için. Böylece, yaşamımı adadığım,Türk diline, kültürüne katkı yapma görevini!, yerine getirmek istedim. Türk dili, şiir yazmaya en uygun en güzel dillerden biridir; bu güzel dilin günümüzdeki gibi, zayıf, çıkarcı, sığ ve belkemiksiz insanlar(!) tarafından temsil ediliyor olması bu gerçeği değiştiremez. Özlem Burada geceler şimdi, sanki binbir renkli güzel bir kelebek göz kamaştırıcı ışığıyla mehtap selamlar bizleri. Yıldızlar göz kırpar sevdiğine ve denizden esen meltem fısıldar sihirli bir kelimeyi Şarkı söyler kuşlar aşka ve hasrete dair Bir sevgili bekler yeni yetme gençler köpekler, kediler ararken eşini. Hepsi ve her şey anımsatır bana seni, ve sana olan derin özlemimi Gece bir kuş tüyü kadar hafif öyle olsa da kurşun gibi ağırdır bana Ceza değil mi, bu kadar ağır bir özlem ve böylesi güzel bir mevsimde sevgilim dayanılır mı, yanımda bulamamak seni? :::::::::::::::.............. Kavala Yosması Zaten her köyün, her mahallenin ve her erkeğin kendi içinde bir yosması yok mu?, Tıpkı her göçmen kuşun Aşkı tatmak için uzun bir yolun sonunda ulaştığı bir yuvası olduğu gibi. Souidiko Spiti caddesinden denize karşı, sıfır noktasına giderken, her bir adım sokak köşelerinden birinde, bir lokantada, tam orada işte!, her erkek durur bir an ve bakar, görebilmek umuduyla siluetini bir güzelin Kavala`nın yosması poz verir Afrodite`si gibi geçmiş günlerin Soudiko Spiti`den her sabah Giderim mavi, masmavi denize karşı görmek için güzeller güzeli yosmasını bu kentin. ::::::::::::::: Taşoz´un Sahibi Kim Ben değil, sen de değil harita tarafından aldatılan bizler de değilö Fenikelilerdi, yelken açarak uzak ellerden ilk gelenler, onlardı gemiciliğin, ticaretin ve keşfetme sanatının ustaları Oldular böylece meraklarının kurbanı: Bu hastalık bulaşınca Grekler`e geldiler sonunda korsan olarak bu adaya - Atinalı diye adlandırarak kendilerini - Fazla bir önemi yok bunun. * Onları göremedim burada hiç kimse göremez onları Taşoz`da yıkık bir agoradan ve tarihi kalıntılardan başka bugüne bıraktıklarından ne kaldı ki geriye? Bana sorarsanız eğer ne demek istediğimi yanıtım şu olur: Bu ada sahiptir, derim dünyanın en güzel mermerine yeşil, sarp ve güzel bir dağa, kadim Grek`e ve Muhammed Ali Paşa`ya. Her şey geçici bu adada kalıcı olan hiçbir şey yok şundan gayrı: Muhammed Ali Paşa kadar ulu güzel, sarp, yeşil dağı. .............................................. Souidhiko Spiti Kavala`daki tepelerin birinde saray gibi güzel bir ev oldu, son adresim; İsveç´ten bir düzine şair, yazar, sanatçı gibi Böylesi, bir ayrıcalık değil mi? Gidersen eğer, tırmanırcasına ana caddeden yüksek bir tepeye görürsün sonunda, tam alt yanında hayretle ve hayranlıkla durgun, parlak denizi. Buradan yokuşyukarı belki yüz adım belki de bin adım alır yolculuğun; Gidersin dimdik ve durmak - dinlenmeksizin ha gayret(!) dercesine fakat en sonunda hissettiğin güzel bir duygudur: Bu bir ayrıcalık! Huzur vermez mi sana, bir kenti seyretmek ve görmek tam alt yanında, kuşbakışı?, İşte bak!, Kavala tam orada beyaz, şeffaf ve nurdan bir peri öylesine güzel ki, dönüştürür Apollon`u masaldaki boğa Ferdinand´a. Bana sorarsan; nedir bundaki hikmet?, diye derim ki; burası, gerçekten bir ayrıcalıktır bir Akdeniz insanına .............................. Drama Türküsü Drama bir kenttir Yunanistan`da ve küçük akarsuları da var öyleyse köprüsü de olmalı, değil mi ya? çevresindeki dağ ve tepelerle, benzer Anadolu`daki birçok kente Bu diyarda hüzünlü bir türkü söylendi aşk, yiğitlik ve delikanlılık üzerine yıllar yılı ve her evde. Anlayamazsın bu kentin sırrını ve destanını dinlememişsen bu türküyü, söylendiği dilde. `Drama köprüsü de, bre Hasan, dardır geçilmez Soğuktur suları, bre Hasan, bir tas içilmez, Anadan geçilir, bre Hasan, yardan geçilmez At martini de, bre Hasan, yer gök inlesin Drama mahpusunda, bre Hasan, dostlar dinlesin!...` Drama bir kenttir Yunanistan´da ve kentin köprüsünü ölümsüz kılan yiğitler yiğidi bir Hasan`ı var. ......................................... Brutüs´ü Affetmek Filippi şimdi bir ören Drama ile Kavala arasında ve bir çok can var yatar yıkıntıları altında. Nice sevgililer, civan delikanlılar özlem dolu anlar, buluşmalar hasret ve vuslat anları hepsi kara toprağın altında. Murt, zakkum ve sakız ağaçlarının gölgesinde heyhat!, nice yiğitler ölü ve gömülü. Mermer sütunlar, taşlar şahittir buna, iyi bak!, burada yitip giden bir cennetin varlığına. Bir çok adsız kurban arasında bir tanesi ünlü ve anılmaya değer Brutüs´tür adı Sezar`ın oğlu sayılan ilginç biri. Iyi niyetli insanlar, saflar, yüzeysel düşünenler ve özellikle de İstibdat hayranlarına göre Brutüs, hiç kuşkusuz eşanlamlıdır ihanet, nankörlük ve arkadan vurmayla Böyle düşünenlerden idim: kendi ülkemce sürgün edilmeden, izlenmeden ve aranmadan önce. Brutüs, olsa olsa iyi bir temsilcidir bu dünyada kendine bir yer bulamayanlara, sonucuna geldim; Filippi yıkınyılarını gördükten sonra. Dante yalnızca bir örnektir sürgünlere diğerleri Hz.Muhammed, Spinoza, Voltaire... niceleri gibi, baskı görüp kaçırıldılar evlerinden, kentlerinden, sevdiklerinden uzaklara eylemlerinden ya da düşüncelerinden dolayı. Roma İmparatorluğunun egemen sınıfı açısından suçların en korkuncunu işleyen Brutüs, çarptırıldı layık olduğu cezaya - elbette Roma yasalarına göre! Birçokları hemfikirdir bu adil(!) sonuca sıcak evlerinde, saraylarında, yuvalarında Fakat Brutus Filippi`deki yıkıntıların altında. Eğer Shakespeare cesaret edebilseydi belki de özgürce yazabilseydi, niçin: `Brutüs was the nobless Roman of them all` kesinlikle inanıyorum ki; şimdi farklı görecektik bir çok şeyi ve derinliğine farkedecektik nüansları. Belki de bu yüzdendir, kimbilir!, maalesef çok fazla Sezar`ımız ve karikatürleri varken hiç Brutüs`ümüz yok Balkanlar ve Orta - Doğu`da. Filippi şimdi bir ören yıkıntıları altında bir çok can yatar ve önemli bir ders verir buna muhtaç biz akıllanmaz kullara. ......................................... Gelmeyen Barbarlar Ustamız Kavafis boşluğa konuşuyor: evlerin çoğu Yunanistan`da doğuya bakar sanki bir şeyler bekler gibi. Ilık, serin hafif bir meltem eser doğudan okşarcasına, türkü söylercesine: ama sert ve soğuk olanı rüzgarın eser kuzeyden ve batıdan: Boreas ve Zefir Balıkçılar, denizciler, gemici tüccarlar doğudan, denizden gelirler ya, tıpkı koyun, tütün, şarap, üzüm ve yünün tersi yönden gelmesi gibi. Kavafis ustamız iyi bilir bunları, bakmayın siz, O`nun Iskenderiyeli olmasına: Baharat, altn, gümüş, abanoz, En güzel kokulu parfüm, pahada ağır - yükte hafif ne varsa, hatta güçlü köleler, en güzel cariyeler gün doğusundan gelirken Kadim Grekler bilemez olmuşlardı ne yapacaklarını, ne edeceklerini Atinalıların üç katına varan köleler ve cariyelerle. Anlat ustamız Kavafis, anlat bize nasıl oldu da köleler, sahiplerinin kentinde ulaştı çoğunluğa Evler Yunanistan`da doğuya bakar!, usulca, süzülerek, sağlık ve esenlik içinde uzun bir yoldan geri dönen gemilerini ve sevdiklerini görebilmek için: Belki Milet`ten belki Jason`un yurdundan belki de Iskenderiye`den. Fakat, bir türlü gelmeyen barbarları asla görmeye değil. * Yunanistan gerçekten barbarları gördü, sevgili Kavafis, kuzeyden ve batıdan geldiler, bilirsin, bundan yaklaşık yarım asır önce ve yakıp - yıktılar ülkeyi öldürdüler ne varsa iyi, güzel, değerli; insanları, gelenekleri ve hatta müziği Grekler`in kuşku dolu bakışları yönelmişken tersi yöne, yani doğuya oldu tüm bu barbarlıklar, öyle değil mi, usta? N`olur, lütfen gerçeği söyle bize! Ne biçim kuruntudur, Yunanlarınki! Bilmiyorlar ki; Kavafis usta, Grekler`in Barbar diye adlandırdıkları şu an önünü göremiyecek kadar kendi öz barbarlarıyla meşgul ve belalı. ................................................. Ozanlar Anlar Birbirinin Dilini Dünyamızda beşbin dil konuşulur. Kutsal kitaplara göre, denilir ki; Babilon`dan sonra ayırdı insanları Tanrı, ayırdı bizleri bir daha birleşip isyan etmememiz için, kafa tutup yüce makama itaatsizlik hatasını işlemeyelim, diye. Eğer kutsal kitaplar doğruysa, (öyle sayalım ) Başkalarını suçlamaya hakkımız olmamalı dilinden, kökeninden, renginden, dininden dolayı! madem ki olan - biten Tanrı`nın buyruğudur. * Şairler zor bir görev yüklenmişlerdir: ortak bir dil yaratma misyonunu yani, insan ruhunda saklı duran şifreyi okumayı, çözmeyi ve yansıtmayı Kolay değil kardeşim, bu; çünkü, insanoğlu çok zor bir bilmece! * Seni iyi anlıyorum Kavafis; yabancı diyarlarda, gurbet ellerde Antiokia, Selucia ya da Atina`da ne büyük bir özlemle yanıp - tutuştuğunu kavuşmak için sütbeyaz Iskenderiye`ye. Bu yüzden, şiirindeki her bir kelime saplanır yüreğime Apollon`un Troya`da savurduğu ok gibi. * Ya sen Seferis!, niçin daha fazla anlatmıyorsun bir daha geri gelmesi olanaksız günlere çocukluğumuzun altın çağı an`lara duyduğun derin özlemini? Seni çok iyi anlıyorum, çünkü, herhangi bir insanı geçmiş günlerine bağlayan köprüleri yakmanın, ne demek olduğunu, yaşadım, bu yüzden iyi biliyorum. * Halkına, ulusuna teşekkür borçlusun ne de olsa, sonunda af dilediler sana yaptıklarından, çektirdiklerinden dolayı; bir düşünürsen komşu ülkedeki yoldaşını ne zor değil mi?, terkedilmiş bir şair olmak gurbet ellerde, yaban ellerde. İşte öyle Ritsos usta: Herkesten daha iyi bilirsin, elbet benden de iyi bilirsin, siz ozanlar yalnızca ulusun sesi, yalnızca halkın ruhu değilsiniz dahası, sizler vicdanısınız tüm insanlığın. Böyle düşündüğüm an ağır bir yük duyumsarım sırtımda, ve sert bir cisim yüreğimde, hançer gibi, bunu siz açık - seçik bilirsiniz ve anlarsınız ülkemdeki sözde aydınlardan çok daha iyi. * Cunhurbaşkanımız! (Maşallah) çok gezer, ve genellikle ekzotik ülkeleredir yolu bay ve bayan yağcıları ve soytarıları ile ve de yoksul halkın rızkıyla göstermek ve ispat etmek için ne kadar modern ve çağdaş olduğunu dışardaki birtakım devlet adamlarına. TV´de gördüm O´nu, Şili´deydi hayret, Neruda`nın evini ziyaret etti, Pablo Neruda, sizin iyi dostunuz ve bizim Nazım Hikmet`in de. Sanıyor musun ki, gezginci Prezident bir çelenk bırakmak tenezzülünde bulunur kendi yurttaşının mezarı başına Moskova`ya yaptığı resmi ziyaretinde? İnsan bazen nasıl saçmalıyor, değil mi? İşte böyledir, ustamız Ritsos, bazı ulusların kaderi. * Antik`in tapınak yapıcıları gibi geliştirdiniz dilinizi, bazen de değiştirdiniz ve ispat ettiniz ki, diliniz saygıya layıktır diğer diller gibi bunun bedeli olarak suçlandınız, mahkum edildiniz, tıkıldınız zindana, yıllar yılı işkence, dayak ve zincire vurulma da bu işin cabası kendi anadilini konuşmaktan aciz beş paralık insanlarca. Kızma bana, sevgili usta, şu an bu tür politikacılarımız var, dersem, kendi dilini Almanca ve Ingilizce kadar bile konuşamayanlarımız olduğunu söylersem...(? Ülkemde devlet & media yaratması kravatlı, diplomalı sahte kalemler toplumun en aydın insanı, olarak poz verdikçe bu sahtekar, yağcı ve dalkavuklar `Şiir` hakkında ahkam kestikçe Nazım kalsın bugünkü mezarında, böylece ölüsü daha az azap çeker yabanellerde Hala çok uzaklarda O, halkından ve yurdundan vasiyet etmişken döne döne Anadolu`da bir çınar ağacının gölgesinde uyumayı. Ne yürekmiş ondaki! Birbirimizi ve dillerimizi anlarız bizler Kavafis, Elitis, Kazançakis, Seferis, Ritsos! hatta halkımız bizleri asla anlamasa bile. Belki de ozanlar dünyanın en günahkar kullarıdır, onlardır, Tanrının iradesine karşı gelen, tüm çabaları yeniden birleştirmektir insanlığı: özgürlük, eşitlik, ve kardeşlik etrafında ve biricik silahları olan şiirleriyle. * Doğuda bazı şeyler çok eskidir, çok yaşlı tıpkı başkanları, kralları, mollaları diktatörleri gibi; Öyleyse hem zamanımız var hem de nedenimiz var şiir yazmaya: yedi umman üzerine ortak yazgımızla alakalı ve sevdamız hakkında, onlardan türküler yakıp çağırmak için saz ile, bouzuki ile ve kanun, santuri ile aynı zamanda hoş bir ortam yaratıp ta, birlikte sirtaki, zeybek, horan, çiftetelli oynamak için. Şinanayyy yavrum şinanayyy nayyy...! Anlarız biz, biribirimizin dilinden ve halinden yani derdinden, sevdasından, kederinden. ...................................................... Köpekler bile bir dost arar Hava ılık, meltem hafif ve saat gecenin üçü ise; midende bir sancı duyup da güzel uykundan apansız ve istemeksizin uyanmış isen; Mesela balkona çıktığında mehtabın sarhoş edici ışığı gözünü kamaştırdı ve yıldızları, hatta sevdiğinin hayalini gölgeledi ise Düşün bir ve hayal et; mesela yaşadığın evin etrafında tam yedi tane köpek görüyor isen; ev ile kilise arasındaki caddede güzel ve şirin bir binanın önünde iştahla oynadıklarını farkediyor isen; bu resmi beynine kazırsın, değil mi, unutmayıp, hatırlayasın , diye? * Birbirleriyle anlaşmak isterler: biri diğerinin boynuna hoplar, tümü birden havlar, şarkı söyler gibi Belki de, diye düşünürsün, onlar ki, mehtabın güzelliğini konuşurlar ya da ne büyük aptal olduğunu, o an uyuyan insanların. `Ne mutlu!` diye iç çekersin, `konuşmak, dertleşmek, oynamak ve birlikte türkü söylemek için bir dost bulan herkese, hasbelkader yaşamışsan eğer, yirmi yıl kadar İsveç`te.` * Yirmi yıl sonra evine dönen Odysseus´u tanıyabilen köpeğiydi, Argos´tu. ispatıdır bu, insanın en sadık dostunun olduğuna köpeğin. `Öyleyse,` dersin, `onların hakkıdır özgürce oynamak, hatta gecenin geç vaktinde bile!` Görseydin ne kadar mutlu olduklarını, elbette sessizce bunları söylerdin o gece kendi yalnızlığın içinde. * Ha, gerçekten, sizde yanıtı var mı bunun: Antik Grekler, niçin köpekleri görevlendirdi ölü ruhların dünyasında, Hades`te? ............................................... Bir Şiirin Doğuşu Boşluğa bir sözcük at küçük bir fiskeyi suya atarcasına ve dikkatle bak suda nasıl da büyürr taşın izi ardarda, içiçe daireler çizerek ve durmaksızın büyüyerek , genişleyerek ta ki titreşim kaybolur ve durulur su İşte tam böyle doğar bir şiir hiçlikten * Bir kelime bağır karanlıkta çalınan ıslık misali ve dikkatle dinle, nasıl da yankılanır bir labirent vadide Bir bülbülün sevdiği güle ya da bir türlü yuvasına dönmeyen eşine yaktığı türkü misali İşte tam böyle de doğar bir şiir * Küçükk bir fide dik ya da bir tohum at toprağa bekle, acele etme, bekle, sabır gerek asla unutma onu, fakat her zamanki gibi yaşa günlük hayatını, bekle, en sonunda gördün mü nasıl çıkıyor toprağın bağrından ya da saksıdan bir filiz Anladın mı, şimdi nasıl doğuyor hiçlikten bir şiir? * Tanrı, bizim sonsuz kainatımız, ebedi ve ezeli Poet ozanların ustasının ustası; İlk ve Son `Ol!` diye buyurdu bir yerde ve bir zamanda, ´OL!` Bir kelime attı ortaya belki de `Hiç`liğe, boşluğa belki de Kaos`a işte böyle doğdu ilk şiir. * Ozanlar en önemsiz taklitçisidir Bu`nun ya da varolma hikmetinin; çabaları dünyamız tekrar dönmesin, diyedir başlangıç noktasına Kaos`a Hiçlik`e Dinle ve iyi bak!, anladın mı, şimdi doğan yeni, yepyeni bir şiir`i? ........................................ Yersiz Yurtsuz Kral Antik tarihe hayranlık ve sempati duydum: O´nun dinamik toplumsal yapısına, yaratıcılığına, sanat, mimarlık, edebiyat ve felsefesine fakat asla savaşlarına ve sözde kahramanlıklarına. Ne Büyük İskender ve ne de Perikles Hannibal, Sezar ya da Kleopatra büyüledi beni evsiz yurtsuz bir kral kadar. * Evini, tahtını ve ülkesini her yitirdiğinde Buluyordu bu kral bir yenisini ustalığı, erkekliği ve belki de kurnazlığı sayesinde buradan çıkardığım derstir: Tahtını, tacını yitirmek korkulduğu kadar zor olmasa gerek! Yeniden keşfediyorum şimdi bu kraldaki cezbedici ilginçliği; Biz hepimiz bir taht ve tacın sahibiyiz bir saltanatı var her insanın: en son ve en uzun ebedi uykuya yatacağı yerde. Alkibiades`tir bu sürekli şans ve evini arayan kral, öyle bir şans ki; yeni bir yuva bulabilmek için mahkumdur bu insan, elindekilerini yitirmeye. Üzülme arkadaşım, yalnız biz sıradan insanlar değil krallar, cumhurbaşkanları, ölümsüz güzeller herkes, hepimiz bir saltanatın sahibiyiz, gerçekte varolmayan bir tahtın ve tacın, işte bu bakımdan sevdim bu evsiz - yurtsuz kralı çünkü; içimizden herhangi birileri gibiydi .......................................... Zeytin ağacım Balkonumun altındaki bahçede bir zeytin ağacı var, yemyeşil ve olgun dileğim, selamlaması beni her sabah ve her akşam. Kem bakışımdan hiç rahatsız olmaz mı, diye merak ederim, biz insanların nazarından! Zeytin hakkında birçok öykü uyandırır içimde ona karşı sevgiyi, aşkı ta çocukluğumdanberi nedendir bilmem Doğum günüme bir zeytin ağacı armağandır bana ninemden ve hala taşır adımı; dilerim, ömrü benden daha uzun olur. Bakarken balkonumdan uzaklara, Ege denizi üzerinden ta karşıya, gülümsediğini görürüm bana zeytin ağacının içtenlikle ve sevgiyle Eee, boş laf değil, Barış güvercini gagasında bir zeytin dalı taşır. Ben ise yüreğimde, içimde! ........................................ Kazançakis yaşamış olsaydı eğer 1 Kazançakis`in teorisine göre, (romanlarının birinde geçer bu) Tanrı bile bıktı yunan sitelerinin anlaşmazlığından birbirleriyle kavgasından, dırdırından gazaba gelince rahmeti bol Yaratan Türkleri yolladı Greklerin üzerine belalarını bulsunlar, diye. Kazançakis haklı olmalı bu sözünde belki de, Grekler gerçekten cezalanddırılmayı hakkeden işler yaptılar. * Bana göre, Kazançakis erken doğdu ve elbette erken öldü; ( kimilerine göre, zamanında sona eren bir yaşam, yoktur, zaten.) Maalesef ya da çok şükür Kazançakis göremedi Balkanlar ve Orta - Doğu`daki gelişmeleri. Diğer taraftan, Türklerin ortak atası Oğuz Han kestirebilseydi eğer, torunları komşu olacak Yunanlılarla bir zaman ve bir yerlerde, eminim ki, sözlerini kazıtırdı taşlara Çinliler için verdiği öğütlerden çok daha ayrıntılı olarak Mogolistan`daki Orhun`da. Şimdi Kazançakis`in felsefesini, teorisini ele alabiliriz: 2 Tanrı, görünen o ki, usandı, bıktı bu bölgedeki insanların tümünden: türkler, yunanlılar, yahudiler, araplar, farslar, slavlar...dan ve buyurdu en büyük meleğe, Cebrail`e sakın bu kafasızlarla ilgilenme!, diye. `Bırak kendi hallerin; istedikleri gibi yaşasınla, istediklerini yapsınlar, birbirlerine karşı tam özgür bırak onları, zevk ve isteklerine uygun olarak. Fakat,` diye ekledi Yaradan `dikkat et, benim adımı kullanmasınlar yaptıklarına. Istediklerini yapabilirler, ancak benim adıma değil, görevlisin, lekesiz adımı temiz tutmaya.` * Rivayet olunur ki; Şeytan bu mesajı aldı çiftyönlü çalışan bir ajanından ve fırsatı kaçırmadı: anında kararlaştırdı gücünün yettiği kadar kötülük saçmayı yaydı haberi, tanrısal sırrı, insanlara Balkanlar ve Orta - Doğu`da. * Ömrün yetmedi, Ah, Kazançakis, maalesef göremedin en son gelişmeleri olan - bitenlerin nedenini, niçinini kaçırdın, ve bu konudaki en güçlü kanıtı. Ne yazık ki, bizler temaşacı olduk tüm bunlara, bir komedi filmi seyredercesine. * Tanrı, tarafsızlığını ilan etti bu bölgede orada insanlar tam bir özgürlüğe sahip Şeytan`a uyma özürlüğüne hatta toz kondurmamak için O`na işlerler, tüm suçları, günahları büyük bir zevkle ve gönül rahatlığıyla Tanrı`nın, lekeledikleri yüce adına! * İşte böyle, Kazançakis, tarihimizin en son öyküsü Kavala´da bahar Bir diyar ki, orada dört mevsim yoksa eğer bahar - yaz -sonbahar-kış başka bir deyişle yaşamın dört evresi: doğum - çocukluk - gençlik ve ihtiyarlık böyle yerleri anlayabilmem mümkün değildir. Stockholm`de tanığı oldum bir türlü gelmeyen yaz mevsiminin haziran - temmuz - ağustosta Yaşadım ama birçok kez, rengarenk bir tablo gibi güzel sonbaharı da, İsveçlilerin en fazla kızdıkları bir türlü yağmayan kar idi aralık, ocak, şubat ve martta. Benim kentimde, Antakya`da dört mevsim eksiksizdir ve de kurallı Kavala`da nasıl olduğunu henüz yaşayamadım ama, görüyorum şimdi kapıdan bakışını güzel, hoş ve başdöndürücü bir baharın Artemis, Afrodite ve Pan gibi nazlı. Bahar anımsatıyor bana, bu kentte girmekte olduğumu üçüncü mevsime, güze; artık tüm mevsimler bana bundan sonra renkli, ılık, sakin sonbahardır! Duygularım tam böyledir şu an oysa dışarıda güzel bir ilkbahar başlangıcı davet ediyor beni gençlik günlerinin heyecanına ve göz kırpıyor, şunu dercesine: `Ne duruyorsun dostum, uyansana, bak şimdi, tam zamanı!` ................................................. Yeni Gün ağarıyor Anlıyorsan eğer, anlarsın elbet Yeni Gün ile ne demek istediğimi. Her gün yeni bir gün, öyle değil mi? Birazcık düşünürsen, kolaydır senin için, kavramak maksadımı. * Doğum günümüz özeldir ve en önemlidir, buna inanmıyorsan eğer, görün bir psikologa ve sor ne olduğunu Yeni Gün`ün. Son veda günümüz de çok önemli hiç bir şansımız yoktur çünkü, bu günü yeni baştan yaşamaya; öyleyse bilmeliyiz bu günlerin değerini. Bir yaşam sunulmuştur bizlere İlk ve Son günlerimiz arasında değeri sonsuz ve altın tepsi içinde tam ve eksiksiz bir büyük hediye yaşamamız için her anını ve evresini * O gün ki, iliklerinde hissedersin anlamını ve güzelliğini yaşamın insanlığa ait olmanın onurunu doğanın görkemini ve aşkın sonsuzluğunu benim söyelemeye çalıştığım Yeni Gün O`dur işte. Ömrümüzdeki diğer günlere gelince; onlar, takvimleri ilgilendirir sadece. ...................................................... AŞK bir olanaksızlıktır Bir zamanlardı: Devlerin, demonların, cin ve perilerin hayalet ve hortlakların zamanı geçti. * Sınavların ve sınanmaların zamanı: Güzel Helena`yı Troya`dan geri almak yedi deryaya yelken açıp evini aramak ve sevgili eşini bulmaya kalkmak, Altın postu Jason`un ülkesinde Altın elmayı Kaf dağının ardında arayıp bulmak! Prometheus, Romeo, Ferhat, Kerem, Karacaoğlan olmak Şirin, Leyla, Aslı, Juliette, Senem gibi sabırla yol beklemek bunların gepsi geçmişte kaldı. Bir zamanlar dünyamızda oldu bunlar! Ne Don Kişot, Köroğlu, Giyom Tell, Herkul ve ne de Rustem, Achilles, Robin Hood, Keloğlan kahramanların zamanı değil şimdi masal oldu böyle şeyler! Kimse bulamadı bu güne dek KAF adında bir dağı olmayan dağın ardından kim getirecek Altın elmayı? Ne Artemis, Afrodite ya da Diana, Kibele hepsi müzeleri süslüyor dünyanın dört yanında şimdi tümü cansız ve de yalnızca birer anı. * Ozanlar nasıl şiir yazabilirler Aşk üzerine?, Öldürülmüşken aşk kavramı Fruid, teknik ve bilimce uzun yıllar önce? Nerede ve ne zaman dinlediniz bir bülbülü şakırken, çilerken, türküsünü söylerken bir güle ve bir türlü yuvasına dönmeyen biricik sevgiliye? PERİKLES´İN cenaze söylevi Retorik topluluklara söylev vermek, meydanlarda konuşmak büyük bir sanattır; günümüzde parlak temsilcilerine pek rastlanılmayan. ( Bilirsiniz, Kırk yıl konuşup ta, kırk tane parlak cümle kuramıyanları!) Hala ünlüdür; Churchill`in Hitler Almanyası`na savaş ilanını açıklayan konuşması. Halkına zafer vaadetti etmesine ancak, ondan daha fazla kan, ter, gözyaşı ve sabır ve dayanma gücü Bu konuşma dürüstlük, açıklık, cesaret ve inanç dolu bu günkü politikada eksikliği en fazla duyulan. Bana göre, Atina için toprağa düşen askerlerinin defninde Periklesin yaptığı konuşma eşsiz ve örnek bir söylev, dopdolu bir metindir bugünkü politikacıların mutlaka incelemesi ve öğrenmesi gereken Bizans`ın son günlerini düşünürsek eğer ve o an kilise papazlarının en önemli tartışmasını (meleklerin erkek mi, dişi mi olduğu hakkında) gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki; Greklerdir ilk unutanlar, Perikles`in ünlü söylevini Konstantinopolis düşmeden çok çok önce. Niçin hala, bugün bile kızgındır Yunanlılar - bir türlü anlayabilmiş değilim - Fatih Sultan Mehmet`e? ................................................ Sarı Çiçeğim ŞİMDİ çiçeklerin zamanıdır bak, doğa yeniden uyanmakta: ağaçları ve çiçekleriyle birlikte şarkı söyleyen güzel kuşlarıyla okşayıcı meltemi ve hafif rüzgarıyla bazen bulutların ardına saklanan sonra yüzünü gösteriveren akşamları, eski Yunan`a göre, Okyanustaki yatağına dönen gözkamaştırıcı Güneş`i ile Çiçeklerin zamanıdır şimdi: bizler oldukça meşgulüz kuşlar da yuvalarıyla meşgul bitkiler, toprak ana, çiftçiler, balıkçılar deniz, evimiz, çocuklar, her şey doğaya ait olan canlı - cansız her varlık oldukça meşgulller kendi kalp ağrılarıyla bilmem ki, bu yorgunluk ne için? Ağaçların bazıları çiçeklendi: kaldığım evin küçük bahçesinde göz kırpıyorlar böceklere: gel, gel!, diye. Üç tane ağacın çiçekleri sarı, sapsarı öylesine güzel bir renk ki; Yaprağı yok, ama dallarında çiçekleri var sanki altın suyuna batırılmış bir bitki, bu tabloyu anlatabilmek olanaksız, söz ile. Bu çiçek ve bu renk, anımsatır bana bir zamanı ve bir yeri! O an da çiçeklerin günüydü Kavala´dan çok uzak bir diyarda. * Ben ve sevdiğim gittik, tatlı bir Türk kentine Anadolu`nun ortasındaki Ereğli`ye bir dostun düğününde bulunabilmek için Ne kadar mutluydu damat, bir öğretmen arkadaş bizdik o an çiçeklerin altında, bir gül bahçesinde Kavala`dan çok çok uzak bir yerde. Düğün belediye parkındaydı, Küçük ama şirin bir bahçede çiçek doluydu her taraf, ve bir de akarsuyu vardı parkın dansederken farkına vardım, biraz hayret ederek: Pistteki lambaya yaklaştığımız an vücudu beliriyordu sevdiğimin. Bu kumaşın adı Şilebezi`dir, öyle adlandırılır ve İstanbul`a yakın bir kasabadır Şile, görmedim Sevdiğimin giydiği şilebezi eteğin rengine gelince; şu an açıyor Kavala`da, evimin bahçesinde baharı müjdeleyen çiçek olarak. İkisi arasındaki fark pek fazla değil: Yirmi beş yıl kadar! Gerçekten, tam bir ad koyamıyorum şu anki duygularıma: belki pişmanlık belki vicdan azabı belki de sevdiğim bir an`a ve çiekli bir yer`e özlem ki hiç bir zaman geri gelmeyecek olan? ....................................................... Seheryeli Sabah erkenden kapım çalınıyor temizlikçidir gelen çok iyi bir yunanlı kadın gülümsüyor ve konuşuyor elleriyle, kollarıyla, sözleriyle anladığım: odam temizlenecek. Ocakta Türk kahvesi kaynatıyorum sonra elimde fincan, çıkıyorum balkona bu gün rüzgar yön değiştirmiş, belli sert esiyor güneyden, savurarak bunun anlamı; deniz sakin değil, dalgalı kuşlar cıvıldaşıyor dallarda Güneş gülümsüyor, neşeli ve Aydede gökyüzünde beyaz bir leke gibi. Zeytin ağacı dinç görünüyor, düne göre çiçekler, böcekleri davet ediyor sanki bunların aşkı biraz trajiktir, bilirsiniz, belki, insanlarinki de öyledir, böceklerin gözüyle her şeye karşın daha şanslıyız biz, diyebiliriz, bir aracı gereksinimi duymamakla sahi, ne yapıyor böcekler?, uzaktan seçemiyorum. Ne güzel, değil mi?, bunların tümünü görebilmek aynı anda ve aynı yerde! Ve rüzgarlı bir günde Şimdi tam zamanıdır, hissetmenin aşkı, mutluluğu ve kederi, hasreti yeni bir şiir yazabilmek için karşılaşmak ilham perisiyle, çünkü; komşu evin balkonunda bir kız, gülümsüyor ve selamlıyor beni! Oysa, hiç de uğurlu günüm değildir, salı! ........................................................... ÖNEMSİZ ŞEYLER HAKKINDA BAZI DÜŞÜNCELERİM 1 Kırbaç gibi sertçe çarpan bir yağmurun altındayız: fırıldak gibi dönen bir rüzgar, yağmurla cezalandırırken bizi çarpıyor yüzümüze bir sürpriz ya da bir ayıp misali apansız bastırıveren beşparmak sağnağı. Aylardan ağustos - gündüz sıcak mı sıcak, fakat havada kırbaç gibi sert, serinletici bir yağmur var. Amik ovasındaki pamuk tarlaları beyaza boyanıyor yarı - yarıya açmışlar ve toplanmayı bekliyorlar, Bir ödül gibi, insanlar alınterlerini, emeğini geri alacak - Bir umut, artarsa paraları borçtan - harçtan, zahire ve üstten baştan... düğün, dernek kurulacak, tüm bunlar masraf demektir. Ertesi yılın ekim - dikim parasını da bir köşeye ayırmak gerek! Amanos dağları bulutlarını yolluyor ovanın üzerine bir işgal ordusu gibi - Amik gölü sevgiyle kucaklıyor onları bayram yaparcasına ışıl ışıl gölün içindekiler ve de rengi: Kuşlar; flamingo, yaban kazı, ördeği, pelikan, martı... balıklar; özellikle yılanbalığı, sazan ve yayın dans ediyor belki de, yağmurun gelişindendir bu sevinç ve oynaşmaları. Tüm canlılar bayram ediyor gölün suları içinde ve yağmur yağıyor tüm şiddetiyle sıcak bir ağustos günü. Kuzu, oğlak, dana, eşek, köpek...hepsi şaşkınlar ilkin dört biryana koşuyorlar, sonra kafa kafaya veriyorlar daire biçiminde dizilerek; belki de karar alıyorlar, kim bilir!, karşı koymaya kırbaç gibi çarpan yağmurun saldırılarına. Hayvan aklı bu, bilinmez ki! Gökyüzünde kaç tane şimşek olabilir; on, yüz, bin... insan şaşkınlık içinde kalıyor: Her an ve her yandan gökleri yırtan inanılmaz büyüklükte bir yıldırım çakıyor Jupiter`in okları ya da Zeus`un öfkesi gibi ve onu izleyen bir gök gürültüsüdür duyulan.... sanki bir savaşın ortasında kalmış hissini ve dehşetini yaşıyoruz; tıpkı hayvanlar gibi korku ve panik içindeyiz, hep birlikte. Durmadan çakan şimşekler, esir almış gibi, bizleri. Biz üç arkadaştık, o an, ON yaşında üç arkadaş ve korkuyla birbirimize sarılarak, sırt sırta verdik; sert bir kırbaç gibi acı vererek yüzümüze çarpan ve gökten boşanırcasına yağan yağmurun altında. Birden, tam başladığı gibi, apansız kesiliverdi yağmur ne bir işaret ve ne bir haber vermeden. Ova ve göl dönüverdi eski haline, her zamanki günlük yaşamına, bizim çok iyi bildiğimiz, soluduğumuz serüvenine. Güneş, bulutların ardına saklanmış, biraz yorulmuş, usanmış, belki de hep aynı işi yapmaktan ve bizlerden bazen an`lık olarak gösterir yüzünü, çok kısa olarak ve birden bulutlar dörtyandan koşarlar O´na doğru, saklarlar sanki alıp kaçacak biri varmışçasına - Bencilliklerindendir! Gökkuşağı kurulur aniden, el uzatınca tutulacak kadar yakın kurucusu kimdir, bilmiyoruz; kimdir, sahi mimarı, mühendisi? Bizim için umursanmıyacak kadar önemsizdir böyle şeyler, vaktimiz yok çünkü, bunları düşünmeye - Fakat içimizde, yüreğimizde açar gök kuşağının yedi rengi gönlümüz doludur bu renklere koşut sevinçle Gökkuşağı yüreğimizdedir! Biz üç ardaştık o yağmurlu günde, yan yana: İki tanemiz öldü, kırk yaşına gelmeden Ben ise gördüm ellinci yaşıma girişimi, törensiz, kutlamasız çocukluk anılarımla meşguldum çünkü, yalnızlığımı paylaşıyordum eski dostlarımla. * Amik gölü bütüm ovayı kaplayacak kadar büyüktür kışları yazın ise çeker kendini orta yere ve birkaç bin dönüm olur çalılıklar, saz, kamış, dikenler arasında ve onlar kadar çoktur tilki, tavşan, yaban domuzu, çakal...tüm gece boyu seslerinden uyunamaz, o kadar çok sesli, şamatalı ta ki güneş kocaman, kırmızı bir tepsi gibi Suriye`nin dağları ardından doğuncaya kadar, tam o an uyanırız biz çocuklar, anamız ve babamızdan sonra. Biz üç arakadaş buluşuruz, hemen her gün, göl kenarında önümüzde kuzu, oğlak, dana, eşek ve belki köpeğimiz ve bizim ilgi alanımız yüzmek, balık tutmak, kayık sürmektir. Kanaldaki, göldeki siyah kayıklar ve manda sürüsü ve bir de superisi kızlar araplara aittir, yarı göçebe bedevi araplara, ki o kızlar kafaları üzerinde 20 kiloluk su testisi taşırlar elleriyle tutmaksızın bir saat yol giderken, inanılmaz bir gösteridir onlarınki! Öyle güzeldir ki vücutları, sanki ay parçasıdır yüzleri biz bakmaya doyamayız ve ah! çekmeye peşlerisıra ne manken vücuttur bedevi kızlarınki! Oğlanlar ve babalar ellerinden düşürmezler özel silahlarını Musa`nın Asası gibi özel, kırılmaz bir deynek biz üç arkadaş kaçınırız ve korkarız onlarla kavga etmeye dostluk etmek te pek kolay değildir ya, bu insanlarla. Yeni açılan kanaldaki mandalar; yalnızca burunları suyun dışında, gerisi suyun altındadır; doymayız saetler boyu onları seyretmeye. Manda yoğurdu, tereyağı, peyniri ve bir de yeni doğmuş yavrusu güzel mi güzeldir, tadına doyum olmaz. Burada insanlarla doğa arasında barıştır egemen olan, uyumdur, dostluktur kimbilir, belki hayvanların kendi aralarında da. (Küçücük bir canlı!, yalnızca o zorlanır çevresiyle barışık yaşamaya, uyum sağlamaya. Sivrisinektir bu, tümümüzün huzurunu kaçıran!) Hemen her çocuk, bu ovada, kocaman bir karın taşır, yalınayak yürürken ve çıplakken daha da büyük görünen karınlarıyla, iki tahta bacak takmış koca bir balona benzerler. Korkunç değil, gülünç görünürler; bu, bize mirastır, sıtma mikrobu taşıyan sivrisinekten. * DDT ovaya giren ilk zehirdir, Endrin, der çiftçiler güya ilaçtır sivrisinek ve haşaratlara karşı, korumak için pamuk, bostan ve sebzeleri de. Diğer çocuklar gibi alırım sırtıma tulumbayı ve başlarım zehir püskürtmeye, ne maske var ağzımda ve ne de gereksinim duyarım bir küçük bezle bile yüzümü kapatmaya- böyle zehir saçarım her gün zevkle. Diğer insanlar gibi bizler de zehirle oynarız, oynarız hayatımızla, kendi yaşamımızla oynarız ölümledir kumar oyunumuz. Tek yanlı bir kumar; yitirecek olan bizleriz elbet, çünkü bize öğretmediler kimse söylemedi bize; bu zehirin yasaklanmış olduğunu üretildikleri gelişmiş ülkelerde. Bizler kobayız belki de. (Biz güveniriz devletimize, inancımız tamdır yaşlılarımıza, büyüklerimize, babalarımıza onların ise Allah`tan sonra inandığı, iman ettiği imamlar, devlet, hükümet... ve kaderleri`dir!) Ve bir gün dev vinçler geldi, kanalları daha derin ve daha geniş kazmaya. Zaten duyduk aylar önce kararı; bu göl kurutulmalı ve kurutulacak sıtmayı yoketmenin tek yolu, sivrisineklerden kurtulmanın çaresi gölün haritadan ebediyyen silinmesidir! İşte böyle söyler bizim akıllı, güvenilir, şahane politikacılarımız. ( O sıralar, doğada tüm canlı ve cansızların bir zincir oluşturduğu; tüm halkalarının birbirine bağımlı olduğu, bu zincirlerin halkaıından biri koparsa zincirin zincir olma özelliğini yitirecği, bilinci yoktu bizde. Bu zincirin olmadığı bir dünyada biz insanların da yaşama gücünü ve hakkını yitireceğini bilmiyorduk. Kaç tane yüzyıl ihmal edildik bizler, kendi despotlarımızca. ) DDT artan oranda serpiliyor bitkilere, toprağa ve suya ve sürekli yeni ve daha etkili zehirler geliyor genellikle ABD`den ve Avrupa`dan: Çiftçiler duacılar Tanrı`ya, çünkü böylesi bir başbakan yolladı ülkeye bir köylü çocuğunu çoban etti köylüye. Ürünler artıyor, fakat fiatlar düşüyor: bir önceki yıldan daha çok para ediyor ürünleri ama, ama`sı var işte: masraflar, borçlar daha fazla artıyor, anlaşılmaz bir haldir bu; gelirleri artarken artıyor yoksullukları da ama umut`ları da büyüyor köylülerin gelecek yıl için. Kanal, hemen hemen tamamlanmış durumda, kanallar tamamlandıkça, can çekişen göl ölüyor feryat ederek, beddualarla, ancak kimin umurunda bu?, havada tek motolu uçaklar fır dönüyor, kuşların yerine, ilaç serpiyorlar Ağa`ların topraklarına, onların parası var ve ondan da büyük iktidarları, bunları konuşuyoruz fısıltılarla kendi aramızda ve özellikle kızgınlık anlarında. Göçmen kuşlar yollarını, yönlerini şaşırmış durumda yuvalarını bulamıyorlar, mekanları yok artık fakat biz onları her yerde buluyoruz; yolda, tarlada, ölü kuşlar!, babalarımız uyarıyor bizleri, onlara dokunmamamız ve yemememiz için balıklar ise kendilerini suyun dışına atıyor, zaten küçük göletlerin dışında göl yok artık, oradan toprağa atıyor balıklar kendilerini ve yaşamak istiyorlar!, ama belli ki, intihar ediyorlar, daha fazla acı çekmemek için! Babalarımızdan uyarı geliyor yeniden, zehirli balıkları yemememiz konusunda, fakat çok balık yedik bu yaz boyu, göl küçüldükçe kolaylaştı onları yakalamak kahvaltıda bile balık yedik, o kadar çok balık yedik ki bu yaz, tüm hayatımızda yediğimiz kadar. Havamız, okşayan ve durmadan esen serin - ılık rüzgarımız da zehirli, yeni yeni anlamaya başlıyoruz toprak, sebzeler, su, kavun - karpuz... hatta giysilerimiz, her şey ve her yer zehirli, ve DDT kokuyor hava -halk Endrin der-, tüm ovada ağır bir zehir kokusu çiçek, göl, ve hayat kokusu yerine. Bu gölü kurutan, bu coğrafyaya kıyan zat ( Dünyanın en büyük fay hattıdır bu; Mozambik`ten başlar,Orta ve doğu Afrika`yı kateder, Ölü Deniz`den - Lut gölünden geşerek Amik`e ulaşır ve Maraş`ta son bulur.) en büyük çevre katliamlarından birini gerçekleştirmek için, şansın, bazı generallerin ve kendine benzeyenlerin de yardımıyla Başbakan oldu; çeyrek asır sonra ise President sürdürdü misyonunu, hayranlık verici eserini yaratarak: Doğa katliamını ulusun ruhunu öldürmeyi sonraki kuşakların geleceğini karartmayı! Artık ne göçmen kuşlar var bu güzel ve bitek ovada ve ne de balıklar! Şimdi biliyoruz ki, bu ova dünyanın en ilginç yerlerinden biriydi: güney - kuzey yarıküreler arasında, bu göl göçmen kuşların en önemli konaklama yerlerindendi; Bir - iki ay Amik gölünde eğleşen kuşlar, sürdürürlerdi yolculuklarını Sibirya`dan Güney Afrika`ya belki de ta Iskandinavya`ya yeterince dinlenip, kuvvet topladıktan sonra. ( Yıllar önce, 30 yıl oluyor, ne göl var artık bu ovada ve ne de göçmen kuşlar: balıklar suda yaşarlar elbet, bu yüzden onlara da hayat hakkı yok burada, o kuş sesleri, cıvıl cıvıl yaşam, korunmaya muhtaç türler, kaplumbağalar, yabandomuzu, çakal, sayısız türde yılanlar, ki çoğu zehirsizdi... ve artık bizlerin bile dış görünüşünü unuttuğu canlı türler yoklar, sanki var değillermiş gibi bir zamanlar, hatta binerce, on binlerce yıllar boyu.... Tüm bunlar anılarımızda varlar, gerçekte ise yitmiş bir cennetin süsleridirler.) Biz üç arkadaştık orada, ikimiz öldü, yıllar önce ve 40 yaşına varmadan çoktan toprak oldu ikimiz ben ise gördüm 50. yaşıma girişimi ne tören ve ne de kutlama, çünkü birlikteydim o gün çocukluğumu süsleyen anılarımla. Ne kaldı, dersiniz; On binlerce hektarlık gölden geriye?, elbette bilemez böyle şeyleri, Türkiye Cumhuriyeti`nde doğmayan biri, hayal bile edemez insan koca ovanın nasıl yağmalandığını: Kurutulmuş gölün küçücük bir bölümü kiralandı köylülere -malum kurallara uygun olarak, yani parti aidiyatlarına göre-, gerisi, yağmalandı Ağalarca, gaspedildi, çalındı halkın malı malum gelenekler, sistem ve yasalara gereği. Öyle bir düzendi ki; Güneydoğu Anadolu`da hem şeyh, hem ağa ve hem de aşiret reisi olan biri, gazetelere satış ilanı veriyordu: tapusu kendine ait olan 12 köyün, tam bir düzine köyün adamları, kadınları ve çocuklarıyla ev, bahçe, tarla, mezarlık, dere, tepe ve dağlarıyla bütün hayvanları ve havasıyla, uçan kuşları ve sürünen yılanlarıyla birlikte satışına dair ilanlar. Güya, Cumhuriyet`ti bu! ve bu utanç ilanları süslüyordu gazeteleri. Toprak reformunu savunan memleketin namuslu aydınları, halkını, yurdunu seven ilerici, demokrat ruhlu insanlar yani, baskı, sömürü ve ezgiyi kabul etmeyenler polis ve mahkemelerce tutuklanıyor fundamentalistlerce linç ediliyor profaşistlerce okullarda, sokaklarda avlanıyor sözün kısası; kendine `devlet` ünvanı veren kimi üniformalı - kimi sivil zorba ve yağmacı bir çetenin kiralık gruplarınca ezim ezim eziliyorlardı. Yeniliği savunanlar, reform isteyenler, işkenceye uğruyor, tutuklanıyor, işten atılıyorlarken, tüm bunlar oluyordu cumhuriyet, demokrasi, İslam, Allah ve de Atatürk adına! Bazı gerici generaller, feodal beyler ve sözde Batı yanlısı demokratik(!) hükümet elele - gönül gönüle ve cüzdan - cüzdana vererek soygun, vurgun ve zalimlik dolu kirli bir savaş yürüttü adalet, modernleşme, çağdaşlaşma ve yenilik isteyen her kişi, grup ve örgüte karşı. Bu çağdışı, gerici, insana ters rejim (kendine, utanmadan `demokrasi` ünvanı vererek) değişik oranda ve şiddette ezdi toplumda filizlenen olumlu, doğru ve güzel olan herşeyi ve halkçı, ilerici olan herkesi. Elbette ben de payıma düşeni aldım bu demokrasi düşmanlarının zorbalıklarından. Amik gölünü yüreği sızlamadan kurutan zat politikacı olarak hala yaşıyor ve yaratıyor durmadan yeni belalar, sorunlar, felaketler: ikinci üçüncü dördüncü ve beşince kuşaklar için Bir başka politikacı, bir zamanlar savunurken vargücüyle toprak reformunu, yenileşmeyi ve demokrasiyi ve adaleti, sosyal adaleti isterken sosyal demokrasi adına öneriyor, şimdilerde Amik gölünü kurutan zatın koltuğunda oturmasını ve sanki son Sultanımızmış gibi. Ne acı! Bir noktayı anlayabilmiş değilim ben bu Bizans oyununda: Niçin mertçe ve doğrudan denmiyor şöyle; Cumhuriyet öldü, Yaşasın yeni kralımız Sultan Süleyman! Böylece, Bir su mühendisinin rüyası gerçek olur 40 yıllık saltanattan sonra, ki şunlarla bezenmiş olarak: Bizans entrikası korruption mafya aşağılama işkence fakirlik hırsızlık baskı yalan dolan kaçakçılık hortumlama kin, nefret ve intikam yolsuzluk, kayırma ve aile`ye kıyak birader, kayınbirader, yeğenler, yiyenler hokus - pokus abraka - dabraka....vs İnancım o ki, tam bu noktada güzel ve zengin bir malzeme var şiir yazmak isteyenlere, fakat heyhat!, ne yazik ki, bunları ifade edebilmeye büyük bir ozan gerek yeni bir HOMEROS O yazmalı bunu ve şu başlıkla: TÜRKLERIN TANRILAR TARAFINDAN CEZALANDIRILMASI´ ya da `CENNET DOĞA`NIN TÜRKLER TARAFINDAN YAĞMALANMASI ......................................................................... 2 Gemi gidiyor usulca mavi sularda beyaz köpükten bir iz bırakarak: Nereden geldiğine dair, fakat nereye gittiği belli değil! İyi bak, yunuslar, üç taneler bazen arkasındadırlar feribotun bazen sağında ve bazen de solunda Dikkat et!, seni izleyen şeyler anıların gibi tehlikeli olabilirler, aman dikkat et, kardeşim! Bir kahvedesin, küçük bir köyde, adı Teologie dar ve uzun bir vadinin ortasında orada gördüklerin nedir?, bir bak etrafına: bir boğa otluyor bahçelerden birinde mutlu olduğu belli, uzaktan bile bakıldığında ötede, bir yerlerden köpek havlamasıdır gelen Tam burada boyluboyunca yaşıyorsun doğayı derin bir vadidedeki modern ve küçük bir köyde. Yalnızca yaşlılar ve bir de inşaat işçileri var belki başkası da, dikkat et, sessizlik aldatıcıdır her güzellik, gizler zehirini, iğnesini kuğular görürsün, belki yılan, kertenkele de vadide, yolunun üstünde dağın yamacında şaşırmamalısın, telaşlanmamalısın masmavi, berrak bir gökkubbenin altında Böylesi bi sessizliği, bir sukuneti yıllardır aramıyor muydun?, duyabilmek için kalbindeki atışı ve içinde fısıldayan büyülü bir kelimeyi. Fakat dikkat et!, Dikkat et, dostum! Tüm bu gördüklerin, büyük ihtimalle, o ünlü kadın avcısı tanrıya aittir. Zeus´a! Bir kez daha bak, dikkatle; yunus, boğa, kuğu, yılan, horoz, kertiş, kaplumbağa... dış görünüşlerine aldanma say ki sen, kadim bir Yunan`sın ve düşün: karından ve kızlarından uzakta gemi yolculuğundasın, yol uzun, rüzgar şişirmez yelkenleri, yolunu şaşırırsın... say ki; Büyük Iskender ile Issos`ta savaştasın, kıran kırana... Şunları düşünmekten alakoyabilir misin kendini: Tam o an Zeus bir hayvan kılığında ve biçimindedir ve tebdil -i kıyafet yapmış uyumaktadır rahat, sıcak yatağında, senin! Kolay değil, Zeus`un yönettiği bir dünyada yaşamak Bir dünya ki, orada adamlar ya savaşta ya da yolda, yolculukta aynı anda kadınlar düşler kurarlar, beklerler, isterler aşkı arzu ederler ki, binbir surat tanrı, gelsin ve söndürsün ateşi. Avrupa asla unutmadı o heyecan dolu mitolojik an`ı, göründüğü kadarıyla, hiç bir zaman unutamaz da bu yüzden olsa gerek, kıt`amız Avrupa`nın iki kez geçildi ırzına, yalnızca bu son yüzyılda Zeus benzeri güçler ve müsveddelerince Eski Greklerin fantazisine, düş ve yaratma gücüne, san´at ve edebiyatına saygı ve hayranlık duymamak, elde olmasa gerek. ................................................................. 3 Poseidon Apollon`a döndü ve dedi ki: `Fobios, niçin uzak dururuz, biz ikimiz bu savaştan? bize yakışır mı bu, söyle - Bak, bütün tanrılar ve tanrıçalar savaşıyorlar birbirleriyle ve tam ortasındalar vuruşmanın. Haydi, biz ikimiz vuruşalım birbirimizle! Ne büyük utanç, öyle değil mi Ne şan ve ne şeref kazanmadan dönersek eli boş olarak Olimpos`a?` Fakat Apollon reddeder tarzda yanıtladı: `Hayır, Poseidon seninle vuruşmam çok büyük ihtiyatsızlık olur eğer ben, bu zavallı ve kokuşmuş insanlar için sana karşı savşırsam, yazıklar olsun, bana! Insan dediğin bir ağacın yaprağı gibidir mevsiminde yeşeri, dünya nimetlerinden tadar ve savrulur gazel olur. Biz kavgalarına karışmayalım bunların bırakalım, bu ölümlü mahluklar birbirlerinin defterlerini dürsünler ve kendi hesaplarını rahatça görsünler.` * İnsanlık tarihidir, burada özetlenen: Benim kuşağım, tekerrür eden bu acı tarihin en son sahnesinde oynadı kendi rölünü: Biz ölümcül, zavallı, kokuşmus insanlar yaşadı bu yüzyılda boylu - boyunca en son Troya`yı, Troyalıları, savaşlarını, son trajedilerini, gşzyaşlarını, yiğitliklerini; Biz ki, zavallı dünyamızın herbir köşesinde Hektor, Akilleus, Paris ve Helena`yı gördük ve yaşadık, nice acılarla. Bu yüzdendir belki de, Homeros, onun destanları, yeni Troya`lar, yeni tanrılar ve tanrıçalar, aşk, ihanet, yiğitlik... bütün bunlar ve anlamı yazgının hala yaşıyor ve daima yaşayacak. ..................................................... 4 `Gökyüzünde gördüklerin: yıldızlar, ay, güneş herbiri gider kendi yolunda, yörngesinde, yüksek bir matematiğe, ustaca bir plana göre, ki kavramamız mümkün olmayan bir bilimle. Yağmur getiren bulutlar, gökyüzünde uçan kuşlar gece ve gündüz, iklimler, rüzgar, fırtına ve mevsimler büyük bir dersi, bilgiyi içeririr, ol insanlar için: Onlar ki; gören gözleri duyan kulakları düşünen beyinleri hisseden kalpleri vardır. Çiçeklerin hareketi yılboyu, kokusu, rengi bitkilerin uyumu doğaya, çevresine ve iklime hayvanlar; hep çift yaratıldılar çoğalmaları için varlıklarını sürdürebilsinler diye dünyamızda ve bunlarda eşsiz bir ders vardır ol insanlar için: Onlar ki; kulakları vardır, duymaya gözleri vardır, görmeye yürekleri vardır, hissetmeye beyinleri vardır, düşünmeye Gökteki ve yerdeki herşey, hepsi, bildiğin ve bilemediğin senin için yaratıldı ey Insanoğlu, senin şerefine yaratıldı ve senin yararlanman, zevk alman, hoşnut olman için fakat asla sınırı aşma ve hakkından fazlasını da alma.` İşte bunları belirtir Kur`an, Tanrı buyruğu olarak biz insanlara, en gelişmiş memeli hayvanlara ve uyarır bizleri kendi iyiliğimiz için, kendimize kötülük etmeyelim diye Der ki, onlara: bak - gör dinle - duy hisset - sev düşün - anla Sanıyor musun ki, eski, kadim, antik Greklerden bizler daha iyiyiz bu konuda? ............................................................ DUVARA ELEGİ 1 Penceremden bakıyorum Hayranlık içinde ve şaşırarak; içerisi sıcak mı, sıcak oysa kar yağıyor dışarıda uçuşur gibi gökten yere sanki milyonlarca kelebek Penceremden görüyorum; dışarıda, lambanın etrafında karlar uçuşuyor şiddetli ama hafif mi hafif iri dolu taneleri gibi görünüyorlar fakat yumuşaktırlar, pamuk gibi ve derin, derin düşünüyorum: görmedim bu güne değin doğanın sergilediği böyle güzel, görkemli bir eğlenceyi. Visby`de, eski Gotlar`ın başkentinde hem gece ve hem gündüz kar yağıyor her taraf bembeyaz, hatta yüreğim de kalbimin içi de dışı gibi apak, tertemiz sanırım, tüm bunlara bir ben tanığım ve bir de bu kentin sağlam, güzel surları. Selamlarız birbirimizi ve iyi geceler dileriz, karşılıklı. ................................................... 2 Yalnızız; kendi dünyamızla başbaşa olduğumuz halde yalnızlık içindeyiz! Kolay değil bu dünyaya girmek hatta bazen biz de giremeyiz, izin verilmez, dışındayızdır, içeriye alınmayız, buyur edilmeyiz içeriye biz sanatçıların, ozan ve yazarların yarattığı bir dünyaya. Yalnızlık yazgımızdır, bizlerin! İnanıyorsan eğer, böyle garip bir dünyaya aitsin niçin başlamıyorsun o halde, yazmaya, boyamaya?. inan ki, bir kapıyı tıklatmaya benzer, korkma çal bizlerin yarattığı dünyanın kapısını! Visby`de kar güzeldir ve kentin surları da ben ve bir kadın aynı dünyaya aitiz ama, bazen birlikte bazen yapayalnızız - Olsun, gezeriz birlikte her gün en az iki kez bu kentin içinde ve surların etrafında elele, gönül gönüle. Bu surlar, duvarlar ortaçağdan kalma, fakat kime karşı ve niçin? Aptallık mı biter, tarihte! (Bayan çok iyi, hoş ve akıllı anlatmaya, konuşmaya, sohbete tiryakidir böylece diyalogumuz oluşur.) Sağlam ve yüksek duvarların, surların dibindeki küçücük evlerin önünden geçen dar ve parke taşı döşeli sokaklard Şair Adı : İhsan KUTLU
Eklenme Tarihi : 13.10.2011 01:42
Bu şiir 57 kişi tarafından okundu.
Şiir Oylama
Bu şiir daha önce 0 kişi tarafından oylanmıştır. Oy derecesi : % 0
Bu Şiire Yapılan Yorumlar
Bu Şiire Yorum Yapın
|
||||






